Güney iran'daki antik Pers imparatorluğu başkenti Persepolis örenyerinin en çarpıcı yanı, taş duvarlarında günümüze kadar gelen betimlemelerde şiddet içeren figürlerden eser olmaması. Büyük iskender'in fethinden sonra yakılıp yıkılan kentten geriye kalan kabartmalarda askerler var, ama savaşmıyorlar; silahlar var ama çekilmemiş. Gördükleriniz, aksine, burada çok da
insancıl bir şeylerin gerçekleştiğini akla getiren figürler -farklı uluslardan insanlar, ellerinde hediyelerle, kollarını dostça birbirlerinin omzuna atarak barış içinde bir araya toplanmışlar. Anlaşılan o ki Persepolis, barbarlıklarla ünlü bir dönemde görece kozmopolit bir yer. Ve günümüzde pek çok iranlı açısından da bu kentin harabeleri, onlara, ataları Persler'in kimler oldukları ve neler yaptıklarını hatırlatan, nefes kesici bir yer anlamını taşıyor.
Ülkenin yaklaşık 2500 yıla yayılan yazılı tarihinin ulaştığı son nokta olan iran islam Cumhuriyeti -Batı'nın desteklediği Şah'ın ülkeden sürdüğü muhafazakâr din adamlarının telkinlerinin de etkisiyle- 1979'da gerçekleşen devrimin ardından kuruldu. iran islam Cumhuriyeti, dünyanın tartışmalı da olsa ilk çağdaş anayasal teokrasisi ve aynı zamanda büyük bir deney: Bir ülkenin, böylesine zengin bir Pers tarihiyle yoğrulmuş bir halka radikal bir islam'ı dayatmaya çalışan din adamları tarafından etkin bir şekilde yönetilmesi mümkün mü?
Persler fetihçi bir imparatorluk olmalarının yanı sıra, bazı açılardan, eski dünyanın en şanlı ve yardımsever uygarlıklarından biri olarak da ünlenmişti. Geçtiğimiz yıl oraya yaptığım iki ziyaret sırasında ülkeleri uluslararası toplum tarafından dışlanmakta ve liderleri, Washington ile giderek kızışan sözlü savaşta nükleer bomba yapmaya çalışan potansiyel terörist olarak damgalanmakta olan iranlıların, kendilerini o taş kabartmalı sahnelerde betimlenen tarihleri ile ne ölçüde özdeşleştirebildiklerini merak ediyordum. Ve sonuçta iranlılar açısından "Persli" olmanın ne anlama geldiğini araştırmaya başladım.
Aslında iranlı kimliğini tek bir unsurla tanımlayamazsınız; geniş bir çerçeveden bakıldığında bu kimlik biraz Pers, biraz Müslüman, biraz Batılıdır... Ancak ortada islam ile hiç ilgisi olmadığı halde islam kültürü ile harmanlanmış bir Pers kimliği var (Persepolis'in çevresine yerleştirilmiş hoparlörlerden yükselen ezan sesi, ziyaretçilere yalnız Pers krallığında değil, aynı zamanda bir islam cumhuriyetinde olduklarını da kanıtlıyor). Ve bizim öykümüz, kendini bir parça da olsa hâlâ Pers kökenleri ile özdeşleştiren iranlıların öyküsü... Yaşamayı seven Pers doğasının kırıntıları (şarap, aşk, şiir, şarkı) çoğu kez islam ile bağdaştırılan riyazet, ibadet ve tevekkül dokusunun içine işlenmiş olabilir mi?
iran'ın başkenti Tahran, Elburz Dağları'nın eteğinde, hava kirliliğinin boğduğu, heyecan verici bir metropol. Burada hâlâ Persler'den miras birkaç güzel bahçe var. Özel mülk olan bu bahçelerin tuğla duvarlarının ardında meyve ağaçları ile fıskiyeler, balıklı havuzlar ve kuşhaneler bulunuyor. Benim orada olduğum tarihlerde, bir ziyaret için ülkeye gelen iran doğumlu iki Amerikalı akademisyen hükümete karşı "kadife devrim" kışkırtıcılığı yapmakla suçlanarak hapse atılmıştı. Sonuçta serbest bırakıldılar. Ama Amerika'ya döndüğümde insanlar bana -benim de hapse atılma tehlikesinde olduğumu düşünerek- "iran'dayken korkmadın mı" diye soracaklardı.
Oysa ben iran'da misafirdim ve iran'da misafirin toplumdaki yeri en üst düzeydedir, meyvenin en tatlı bölümü, oturacak en rahat yer ona verilir. Bu, iran'da yaşamın örtülü kuralı olan karmaşık bir nezaket göreneğinin -tarof- bir parçası. Konukseverlik, flört, aile ilişkileri, siyasi tartışmalar gibi konularda tarof insanların birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğini yazısız kurallarla belirliyor. Sözcüğün kökeni Arapça'da bilmek ya da anlamak anlamına gelen arafe'den geliyor. Ancak, Minnesota Üniversitesi'nde dilbilim antropoloğu olan William O. Beeman, tarof fikrinin -karşıdaki kişiyi yüceltirken kendini alçaltmanın- Pers kökenli olduğunu söylüyor. Beeman bunu son derece zarif bir biçimde "gözü alçakta olmak", böylece iran gibi hiyerarşik bir toplumda "insanların birbirlerine eşit davranmasını" sağlamak şeklinde tanımlıyor. iran'da gittiğim her yerde insanlar üzerime titredi ve ihtiyacım olan her şeyin karşılanması için çabaladı. Ama insanlar bazen memnun etmeye ya da öyle görünmeye, ikramları reddetmeye ya da reddeder gibi görünmeye kendilerini öylesine kaptırıyor ki, asıl amaçlarının ne olduğu anlaşılmıyor. Gerçek ortaya çıkıncaya dek, iki kişi arasındaki karşılıklı üsteleme ve itirazlar arasında akıl okumalar ve neşeli olduğu kadar anlamsız diyaloglar kol geziyor.
Gerçek duygularınızı saklarken sakin ve samimi görünmek -mış gibi yapma sanatı- en üst düzey tarof ve müthiş bir sosyal beceri olarak nitelendiriliyor. Şimdi Fransa'da yaşayan eski bir iranlı siyasi mahkûm, "Asıl amacınızı ya da gerçek kimliğinizi asla teşhir etmezsiniz" demişti. "Bu şekilde kendinizi herhangi bir tehlikeye sokmadığınızdan emin oluyorsunuz, çünkü tarihimiz boyunca burada pek çok tehlikeyle karşılaştık."
Gerçekten de, uzun iran tarihi, savaşlar, istilalar ve -aralarında, 1980'lerdeki iran-Irak savaşında cesaretle mayın tarlalarında dolaşıp mayın temizleyen küçücük çocukların da olduğu- şehitlerle dolu. Tüm bu dramın ardında yatan nedense: iran'ın konumu. Eğer Akdeniz'den Pekin'e, ya da Pekin'den Kahire'ye veya Paris'ten Delhi'ye doğru birer çizgi çizerseniz, bu çizgilerin hepsi Doğu'nun Batı ile buluştuğu bir bölgede yer alan iran'dan geçer. insanın hayal etmekte zorluk çektiği 26 yüzyıl gibi bir süre boyunca bu bölge -ticaret, kültür alışverişi ve çatışmalarla- iki yarıkürenin harmanlandığı yer oldu ve iran da tüm bunların tam ortasında kaldı.
Öte yandan zenginliği ve stratejik konumu nedeniyle ülke art arda istilacıların akınına uğradı; Pers imparatorluğu kuruldu, yıkıldı ve birkaç kez -Partlar ve Sasaniler tarafından- yeniden kurulduktan sonra tamamen ortadan kalktı. Ülke, Türkler'in, Cengiz Han'ın, Moğollar'ın ve en önemlisi de Arap kabilelerinin istilasına uğradı. Yeni bir dinin, islam'ın coşkusundan ilham alan Arap kabileleri yedinci yüzyılda, çok eskilere dayanan Sasani imparatorluğu'na sonsuza dek son verdi ve Müslümanların -belirgin biçimde Pers olan- altın çağına öncülük etti. Arap yayılmacılığı, tarihte hiçbir halkın gerçekleştirmediği en dramatik hareketlerden biri olarak kabul edilir. Persler'in ülkesi de bu yayılma hareketinin yolu üzerindeydi ve o tarihten bu yana iranlılar daima kendi kimliklerini diğer Müslüman ve Arap dünyasından ayrı tutmanın yollarını aradılar. Önde gelen isimlerden biri olan iranlı arkeolog Yusuf Mecidzade, "iran çok büyük ve çok eski," diyor. "Ve bu nedenle halkın duygularını ve kimliğini değiştirmek o kadar kolay değil."
Söylendiğine göre, örneğin, istilacılar iran'a geldiğinde iranlılar istilacı olmadı ama, istilacılar iranlı oldu. iran'ı fethedenler "Pers kültürünü kabul ettiler".
Büyük iskender de, yenilgiye uğrattığı Pers ülkesini harap ettikten sonra bu ülkenin kültürünü ve yönetim tarzını benimsedi, bir Pers kadınıyla (Roxana) evlendi ve binlerce askerine de toplu bir düğünle aynı şeyi yapmalarını emretti. iranlılar, başkaları ile geçinebilme özellikleri ile özellikle gurur duyuyor; işgalcilerin kendilerine uygun geleneklerini benimserken, kendi göreneklerini terk etmiyorlar. Ve onların Pers kimliğinin özünde de bu kültürel esneklik yatıyor.
iran'da insan yerleşimine ait en erken kayıtlar günümüzden en az 10 bin yıl öncesine dayanıyor ve ülkenin adı buraya -iÖ yaklaşık 1500 dolaylarında başlamak üzere- göç eden Arilerden geliyor. Burada çeşitli kültür tabakaları -onbinlerce arkeolojik alan- kazılmayı bekliyor. Yakın bir geçmişteki heyecan verici bir bulgu, 2000 yılında Ciroft kenti yakınlarında, güneydoğudaki Halil Nehri'nin ani sel sularının binlerce eski mezarı ortaya çıkarmasıyla elde edildi. Kazılar yalnızca altı sezondur sürüyor ve henüz görülecek fazla bir şey yok. Ama burada (belki de günümüzden 5 bin yıl öncesine ait olan bronz bir keçi başı dahil) şaşırtıcı bazı eserler bulundu. Ve Ciroft'un olasılıkla Eski Mezopotamya'nın çağdaşı olabilecek, ilk Tunç Çağı'na ait bir uygarlık merkezi olduğundan söz ediliyor. Kazıları, iÖ üçüncü binyıl konusunda uzman olan arkeolog Yusuf yönetiyor. Daha önce Tahran Üniversitesi'nde arkeoloji bölüm başkanı olan Yusuf, devrimden sonra işini kaybederek Fransa'ya yerleşmişti. O zamandan beri "her şey değişti" diyor. Arkeolojiye duyulan ilgi canlandı ve Yusuf, Ciroft kazısını yönetmek üzere geri çağrıldı.Yusuf bu bölgenin, Mezopotamya'ya kadar yayılan muhteşem el sanatlarıyla ünlü, iÖ 2700 civarına ait efsanevi "kayıp" Tunç Çağı diyarı Aratta olduğunu düşünüyor. Ancak henüz bir kanıt elde edilmiş değil ve bazı akademisyenlerin bu konuda bir takım şüpheleri var. Peki, bu konuyu şüphe götürmeyecek biçimde açıklığa kavuşturmak için Yusuf'un bulması gereken şey nedir? Yusuf "keşke" der gibi gülümsüyor. "Üzerinde 'Aratta'ya hoş geldiniz' yazısı kazılmış bir kemer ya da onun gibi bir şey."
Ülkedeki henüz çalışılmamış binlerce alanda kazı yapılması yönündeki umutlar gerçeğe dönüşecek gibi görünmüyor. iran'da etin fiyatı yüksek, yeteri kadar iş yok, bürokrasi anlaşılmaz, tıkanık, randımansız ve devletteki yozlaşma -üç ayrı kişiden dinlediğim şekliyle- "herkesin bildiği bir sır", "her zamankinden beter" ve "kurumsallaşmış".
Yusuf, "Ülkede öyle çok şeye ihtiyaç var ki," diyor, "arkeoloji kesinlikle asıl mesele değil". Ancak Ciroft'tan bu yana "bütün eyaletler kazı yapmakla ilgileniyor ve küçük kentlerin her biri Ciroft gibi dünya çapında tanınmak istiyor".
Yusuf, yayımcısının ofisinde suni deriden bir koltuğa keyifle gömülmüş, bir yandan minik yeşil üzümleri atıştırırken, bir yandan da iranlıların neden böyle oldukları üzerine derin düşüncelere dalıyor. Her şey bir yana, bunun ülke coğrafyasından kaynaklandığını düşünüyor, çünkü iranlılar tekrar tekrar istilaya uğradıklarında "nereye gideceklerdi, çöle mi? Kaçıp saklanacak hiçbir yer yoktu". Oldukları yerde kaldılar, istilacılarla iyi geçindiler, ayak uydurmuş gibi davrandılar ve tarof yaptılar. "Buradaki ağaçlar çok köklüdür."
Çok eski dönemlerden bugüne gelen ve ulusun ruhunda her dönem büyük yer kaplamış gibi görünen bir şey var: Özgürlük ve insan hakları gibi kavramlar klasik Yunan'da değil, iÖ altıncı yüzyıl gibi erken bir tarihte dünyanın en güçlü krallığı haline gelecek olan ilk Pers imparatorluğu'nun kurucusu Akamenid hanedanından Büyük Kiros zamanında doğmuş olabilir. Kiros, gerçekleştirdiği diğer pek çok şey bir yana, iÖ 539'da Babil'deki esir Yahudileri esaretten kurtardı ve verdiği para ile tapınaklarını yeniden inşa etmeleri için onları Kudüs'e gönderdi. Ve dünyanın dini ve kültürel hoşgörüye sahip ilk imparatorluğunu kurdu. En parlak döneminde -Kiros'un ardılı Darius'un yönetiminde- sınırları Akdeniz'den indus Nehri'ne dek uzanan imparatorlukta 23 farklı halktan insan, önceleri Pasargad'da bulunan merkezi bir yönetim altında barış içinde bir arada yaşıyordu. Sonuçta, tartışmalı bir görüş olsa da, "Persler dünyanın ilk süper gücüydü".
Tahran'da ekonomi ve siyaset alanında araştırmalar yapan Said Laylaz, "Biz yeniden bir süpergüç olma özlemi içindeyiz ve ülkenin nükleer güç kazanma hevesi doğrudan doğruya bu arzudan kaynaklanıyor," diyor. iran sadece nükleer santrallerine yakıt üretmek için uranyum zenginleştirme programına devam ettiği konusunda ısrarlı, oysa yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum aynı zamanda nükleer bombaların da ana maddesi.
Birleşmiş Milletler caydırıcı olarak ekonomik yaptırımlar uyguladı. Ancak iran'ın aşırı muhafazakâr Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmadinecad taviz vermemekte direnirken, israil hakkında da sık sık tehditkâr sözler sarfediyor.
ince yapılı, gözlüklü, kibar bir adam olan Said, şık dairesinde kolalı gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, hakiki tüylerle bezeli papağana benzeyen bir lambanın yanında otururken, "Bir zamanlar ülkenin yüzölçümü bugünkünün üç katıydı ve bin yılı aşkın bir süre boyunca istikrarlı bir süper güç konumundaydı" diyor. imparatorluk toprakları günümüz Irak, Pakistan, Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkiye, Ürdün, Kıbrıs, Suriye, Lübnan, israil, Mısır ve Kafkaslar'ı kapsıyordu. Said, "Geçen yüzyıllar içinde sınırlar daraldı, ama iran'ın bu süpergüç nostaljisi, her ne kadar gerçeğe aykırı olsa da, böyle bir tarihe sahip olmasından kaynaklanıyor" diyor.
Bunun temelinde de yine Kiros ve özellikle de -olasılıkla iran'ın en gurur duyduğu sanat eseri olan- Kiros Silindiri adlı çivi yazılı eser var. (Bir kopyası New York'taki Birleşmiş Milletler merkezinde, aslı ise Londra'da, British Museum'da bulunuyor). Kilden yapılmış bir mısır koçanına benzeyen bu silindirin üzerinde Babil çivi yazısı ile -Magna Carta'dan yaklaşık iki bin yıl önce yazılmış- dünyanın ilk insan hakları bildirgesi olarak tanımlanan bir karar yer alıyor. Dini ve etnik özgürlüğe bir çağrı olarak yorumlanabilen bu bildirge, her çeşit köleliği ve baskıyı, zorla ya da tazminat ödemeden mal ve mülklere el konulmasını yasaklıyor; üye devletlere Kiros krallığına tabi olup olmama hakkını tanıyordu. "Hükmetmek için savaşmayı asla kabul etmem."
2003 Nobel Barış Ödülü'nü kazanan iranlı hukukçu Şirin Ebadi, "iran'ı tanımak, iran'ın gerçekte ne olduğunu anlamak için o Kiros metnini okuyun, yeter" diyor. Ebadi'nin Tahran'ın merkezindeki apartmanının bodrum katındaki maun ve cam kitaplıkların sıralandığı ofisindeyiz. Kitaplıklardan birinde bu silindirin altından yapılma küçük bir kopyası var. Bir kutunun içindeki silindiri sanki yeni doğan bir bebeği uzatıyormuşçasına veriyor bana. "iran'da bu silindir gibi daha nice önemli şey pek çok kez ortaya çıktı, ama dünya bilmiyor," diyor.
"Yurtdışına gittiğimde insanlar buradaki üniversite öğrencilerinin yüzde 65'inin kız olduğunu öğrenince şaşırıyorlar. Ya da iran resimlerini ve iran mimarisini görünce şok geçiriyorlar. Bir uygarlığı, sadece son 30 yıl içinde hakkında ne duydularsa -islam devrimi; kişisel özgürlüklerin, özellikle kadınlarda kısıtlanması; nükleer program ve Batı ile arasındaki düşmanlık- ona göre yargılıyorlar. Ondan önceki binlerce yıl hakkında hiçbir şey bilmiyorlar -iranlıların istilacılara benzememek için nelere katlandıkları ve bunu nasıl başardıkları konusunda bir fikirleri bile yok."
Örneğin, Araplar geldikten ve iran, islam dinini kabul ettikten sonra, "Nihayetinde biz Sünni olan Araplardan farklı olan Şii mezhebine yöneldik" diyor. Bu mezhebe yönelmekle onlar yine Müslüman'dı, ama Arap değillerdi.
Gerçekten de insanlara dünyanın onları nasıl tanımasını istediklerini sorduğumda verdikleri ilk yanıt, "Biz Arap değiliz!" (ve hemen ardından da "Biz terörist değiliz!") oluyor. Konuşmamıza bir miktar iran şovenizmi sızıyor. Ekonomileri Dubai ve Katar gibi Arap emirlikleri kadar iyi olmasa da, kendilerini ayrıcalıklı hissediyorlar. iran'ı fetheden Arapların genel olarak çadırda yaşayan, iran'ın onlara verdiğinden başka kendilerine ait bir kültürü olmayan Bedevilerden pek farkı olmadıklarını düşünüyorlar. Arapları öylesine hararetle eleştiriyorlar ki insan Arap istilasının 14 yüzyıl önce değil de geçen hafta olduğunu düşünüyor.
Bir düğünde, yaşlanmakta olan bir film yıldızını andıran bir kadınla tanışıyorum; yanındaki beyaz smokinli zarif kocası sigarasını ağızlıkla içiyor ve tanışmamızın üzerinden henüz beş dakika geçmeden Araplara ateş püskürmeye başlıyor. "Onlar geldikten sonra her şey kötüye gitti ve biz bir daha kendimize gelemedik!" diyerek elleriyle birinin boğazını sıkar gibi yapıyor. Burada arkadaş olduğum Ali adındaki ingilizce öğretmeni de imparatorluğun yıkılmasının hâlâ ulusun bilincindeki olumsuz etkisini koruduğundan söz ediyor. Otomobiller, motosikletler ve yük arabalarının arasından sıyrılarak Şiraz'ın dışındaki evine doğru yol alırken, "Onlar gelmeden önce biz büyük ve uygar bir güçtük" diyor. Herkesin (tartışmalı da olsa) dile getirdiği bir bilgiyi yansıtarak ekliyor: "Kitaplarımızı yaktılar, kadınlarımızın ırzına geçtiler ve 300 yıl boyunca toplum içinde kendi dilimiz olan Farsça'yı konuşamaz olduk, konuşursak dilimizi koparıyorlardı."
iranlılar her şeye rağmen Farsça konuştu. Ulusal dil bir ölçüde Arapçalaştı, ama kökü hâlâ Eski Farsça. Ülkenin dilinin ve tarihinin karanlığa gömülmesini engellemeye yardım eden kişi olma şerefi, Firdevsi adında bir onuncu yüzyıl şairine ait. Firdevsi, iran'ın Homeros'u. iranlılar Sadi, Ömer Hayyam, Hafız gibi şairlerini birer idol haline getirdiler. Halk en son istilacıların baskısı altında, kendi düşüncelerini dile getiremezken, şairler onların yerine bunları kurnazca mısraların içine gizleyerek ifade ettiler. Arkeolog Yusuf, "Bazen kafaları kesildi", diyor. "Ama yine de bunu yaptılar." Bu nedenle, bugün iran her ne kadar iranlılardan başka -Türkmen, Arap, Azeri, Beluci, Kürt ve diğer- pek çok kültürel azınlığı (ve dili) barındırsa da "herkes, dünyanın yaşayan en eski dillerinden biri olan Farsça'yı konuşabiliyor" diye ekliyor.
Arapların baskısına kızan, gerçek bir Müslüman olan şair-kahraman Firdevsi, 30 yıllık bir çalışma sonunda, Arapça'dan gelen sözcükleri çok az kullandığı, Şehname (Hükümdar Kitabı) adlı, iran tarihini anlatan manzum bir destan yazdı. 50 monarşinin mücadele ve serüvenlerinin panoramasını -tahta çıkışlarını, ölümlerini, sık sık tahttan feragat etmelerini ve zorla tahttan indirilmelerini- yansıtan bu eser bir felaket olarak tanımlanan Arap istilası ile sona eriyor. Ohio Eyalet Üniversitesi'nde iran uzmanı olan ve Şehname'yi ingilizce'ye çeviren Dick Davis'e göre bu eserde en çok adı geçen karakter şövalye ruhlu, cesur ve onurlu bir ulusal kurtarıcı olan Rüstem. Davis, "Rüstem ile ilgili öyküler onların mitleridir. iranlılar kendilerini böyle görüyorlar" diyor.
Birbirleriyle çatışan krallar ve kahramanların anlatıldığı öykülerde, kahramanlar her zaman hizmet ettikleri kraldan ahlakça daha üstün kişiler olarak temsil ediliyor ve kötü ya da beceriksiz hükümetlerin yönetimi altında iyi insanların yaşadığı zorluklarla yüzleşiyorlar. Esere hakim olan fikir, ahlaki açıdan yönetime en uygun olan kişilerin tam da yönetmekten en çok kaçınan, bunun yerine kendilerini insanların en çok üzerinde durduğu: bilgeliğin ne olduğu, insan ruhunun kaderi ve Tanrı'nın amaçlarına akıl erdirilemediği gibi konulara adamayı seçen insanlar olduğu yönünde.
Aslı çok uzun zaman önce yok olan Şehname'nin bugüne -Tahran'daki Gülistan Sarayı müzesindeki de dahil- yalnızca kopyaları kaldı. Müzenin yöneticisi Behnaz Tebrizi adındaki genç, sevimli bir yüzü olan kadın, büyük bir masayı boşaltıp üzerine yeşil, keçeden bir örtü örtüyor. Yandaki kurşun geçirmez odadaki kasadan siyah bir kutu çıkarıyor.
Odanın içi yangın ve deprem alarmları ile sıcaklık ve nem oranını kontrol altında tutan aletlerle dolu. Behnaz, yeşil çuhanın üzerine kırmızı kadife bir örtü seriyor. iranlılar her şeye ellerinden geldiğince küçük bir ritüel havası vermeyi seviyorlar. Elyazmasını ağzımdan saçılacak tükürük zerrelerinden ve nefesimin buğusundan korumak için ameliyat maskesi takmak zorunda kalıyorum, Behnaz da beyaz pamuklu eldivenler giyiyor. Yaklaşık 1430'da yazılan kitabı özenle kutusundan çıkarıyor ve ben bir büyüteç yardımıyla kitaptaki 22 minyatürü incelerken, o da yavaşça parmaklarının ucuyla sayfaları çeviriyor. Bu minyatürler kolektif kültürel belleğin üzerine işlendiği sahneleri canlandırıyor; Ağaca bağlanmış, kaderini bekleyen bir kişi; savaşta bilmeden kendi oğlu Sohrab'ı öldüren Rüstem; fillerin üzerindeki istilacılara mızraklarla saldıran süvariler...
Anlatılana göre eğitimli ya da eğitimsiz, kim olursa olsun, sokaktan geçen herkes Firdevsi'den bir şeyleri ezbere okuyabiliyor ve üniversitelerde ya da birinin evinde, geleneksel iran çay evlerinde okumalar yapılıyor. Bu çay evlerinden biri de Tahran'ın güneyindeki Azeri... Burada duvarları kaplayan Şehname'den görüntüler arasında Rüstem'in Sohrab'ı öldürdüğü sahne de var. Bir okuyucu tek kişilik bir okuma yapıyor, ardından müzisyenler geleneksel parçalar çalıp bir kadına ya da Allah'a duyulan sevgiyi anlatan şarkılar söylüyor. insanlar bir arada uzun masalarda oturmuş ya da iran halılarıyla kaplı platformların üzerine uzanmış, küçücük Behmen sigaralarını tüttürüyor, müziğin ritmiyle el çırpıyorlar. Bu arada garsonlar da hurma, kurabiye ve içinde küçük kaşıklar olan ince belli bardaklarda çay, ardından kebap, ayran, turşu ve pancar salatası getiriyor. Çocuklar masaların üzerinde dans ederken müşteriler onları alkışlıyor, cep telefonlarıyla fotoğraflarını çekiyor...
Firdevsi sayesinde iranlılar daima onları birleştiren ve dış dünyadan farklı kalmalarını sağlayan dillerini korudular -ve aynı zamanda kendi kültürel değerlerine sahip çıkmak için çok çaba sarfettiler. Örneğin Yılbaşı: Nevruz, bütün işyerlerinin kapatıldığı, insanların bol bol yiyip, dans ettiği, şiirler okuduğu ve ateşler yakıp bir o tarafa bir bu tarafa bu ateşin üzerinden atladığı 13 gün süren bir bayram... Bahar ekinoksunda bir tür şükran ifadesi olarak kutlanan bu bayram, ayrıca bir zamanlar Persler'in devlet dini olan Zerdüştçülükten kalma. Zerdüşt dininin öğretileri -iyi ve kötü, özgür irade, kıyamet günü, cennet, cehennem ve Kadir-i Mutlak Tek Tanrı- dünyanın üç büyük dini olan Musevilik, Hıristiyanlık ve islam da dahil birçok dini etkiledi. Araplar, onlar için yeni bir inanış olan tek Tanrı'ya ibadet etme fikri ile birlikte geldiklerinde, iranlılar bunu zaten bin yılı aşkın bir süredir yapmaktaydı.
Bugünlerde bazı yetkililer eskiyi bir umut ışığı olarak görüyor. iran Cumhurbaşkanı Yardımcısı isfendiyar Rahim Meşai bana, "Bizim öyle bir tarihimiz var ki, dünya bizi dinlemeli," diyor. "Arkeolojik alanlarımızla gurur duyarak, insanlarımızın kapasitelerinin farkına varmasını sağlamayı ve insanların ruhunu beslemeyi umuyoruz." Ama muhafazakâr islamcılar hâlâ etkili olabiliyor. Hükümet, Nevruz'un önemini azaltmaya ya da yerine Yeni Yıl olarak -Şii Müslümanların tarihi lideri imam Hz. Ali'nin doğum günü gibi- başka bir günü getirmeye çalıştı. Arkadaşım Ali, "Kolluk kuvvetlerini getirip insanları tutuklar ama Nevruz'u ortadan kaldıramazlar çünkü biz 2500 yıldır Nevruz'u kutluyoruz! Bize gerçek anlamda hükmedemiyorlar çünkü içimizde olanlara hükmedemiyorlar" diyor.
Ama iran'ın liderleri denemekten, yabancı güçler de müdahale etmekten hiçbir zaman vazgeçmedi; özellikle de 20. yüzyıla girerken ülke, iran'ın iddia ettiği gibi tahmini 135 milyar varillik kanıtlanmış geleneksel petrol rezervlerinin -Suudi Arabistan'dan sonra dünyadaki en büyük ikinci rezerv- üzerinde oturduğunu keşfettikten sonra...
Basra Körfezi'nin iran'ın güney sınırı boyunda yer alması ise durumu daha da ciddileştiriyor. Dünyanın geri kalan petrolünün büyük bölümü ise sınırın diğer tarafında, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin petrol sahalarında bulunuyor. Körfezde ayrıca her gün dünya petrolünün büyük bir bölümünün geçtiği keskin virajlı bir su yolu olan Hürmüz Boğazı var. Bu nedenle iran dünyadaki petrol arzı ve taşımacılığını tehdit edebilecek -ya da kendi petrolünü Batı dışındaki yerlere satabilecek- benzersiz bir konuma sahip.
1953'te gerçekleşen ve hâlâ pek çok iranlının acı ile andığı bir olayın -iran'ın seçilmiş ve popüler başbakanı Muhammed Musaddık'ın ingiliz hükümetinin kışkırtması, teşviki ve CIA-destekli bir darbe ile düşürülmesinin- kökeni de petrole dayanıyor... Anglo-Iranian Oil Company'nin (daha sonra BP adını aldı) kontrolündeki iran petrol endüstrisi ulusallaştırıldıktan sonra Musaddık ingilizleri kovmuş, ingilizler de buna ekonomik ambargo ile karşılık vermişlerdi. Soğuk Savaş'ın sürmesi ve Sovyet bloğunun da hemen kuzeyde yer alması, ABD'nin, iran'da Sovyet destekli bir komünizmin yükselmesinden ve dünyadaki güç dengesini değiştirerek Batı'nın bölgedeki çıkarlarını tehlikeye atmasından endişe duymasına neden oldu. Operation TP-Ajax'ın, CIA'in gerçekleştirdiği ilk darbe olduğu düşünülüyor. (Operasyonu Theodore Roosevelt'in torunu Kermit Roosevelt Jr. yönetti ve Körfez Savaşı'nın komutanının babası olan H. Norman Schwarzkopf, Şah'ı Amerikalıların verdiği rolü oynamaya ikna etmekle görevlendirildi. Operasyonun merkezi, daha sonra iranlıların "casus yuvası" diye anacağı ve 1979'da 52 Amerikalının rehin alınacağı ABD'nin Tahran Büyükelçiliği idi.) Daha sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi, yeniden başa geçti, ticari petrol hakları büyük ölçüde ingiliz ve ABD petrol şirketlerinin eline geçti ve Musaddık hapsedildi, daha sonra da 1967'deki ölümüne dek ev hapsinde tutuldu.
iran'ın kültürel kimliğini tanıtmak amacıyla Persian Mirror adlı internet dergisini çıkaran Şebnem Rezai gibi iranlılar için Operasyon TP-Ajax, daha sonraki onyıllarda yaşanacak olan baskı ve islam köktendinciliğinin kapılarını açtı. Rezai, "Eğer demokrat bir hükümete sahip olmamıza izin verilseydi" diyor, "Ortadoğu'nun -daha doğrusu, bütün Asya'nın- New York'u; finans, endüstri, ticaret, kültür ve modern düşünce merkezi olabilirdik."
Şah, Pers kimliğini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdi. Bir yandan Persepolis'in ve Kiros'un tanıtımına ağırlık verirken, bir yandan da Batı müziğinin, giyim tarzının, davranış biçiminin ve Batılı kuruluşların iran'a akışını sağladı. Milliyetçi onuru aşılamak üzere 1971'de Pers imparatorluğu'nun iki bin beşyüzüncü yıldönümü için düzenlediği aşırı gösterişli kutlamalar geri tepti ve kamuoyunu Şah aleyhine çevirdi. Bu kutlamalar için Persepolis'in girişinde lüks bir çadır kent kurulmuş, mermer banyolu VIP daireleri açılmış, Paris'ten uçakla yemekler getirilmiş ve dünyanın dört bir yanından ilerigelenler davet edilmiş ama az sayıda iranlı çağırılmıştı.
Görünüşe göre Şah'ın vizyonu çok fazla ve çok hızlı bir modernleşmeyi içeriyor ve bu da pek çok iranlıyı öfkelendiriyordu. Tahran Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nde profesör olan Farin Zahidi, "Batılılaşıyorduk," diyor. "Ama bu yüzeyseldi, çünkü halkın Batı kültürü hakkında hiçbir fikri yoktu." iranlılar bunu bir kültürel saldırı olarak algıladı ve basında ve sokak gösterileri ile buna karşı çıkıldı. Şah'ın paranoyası paralelinde, gizli polisin, Amerikalı ve israilli danışmanların yardımıyla 1957'de kurulan istihbarat teşkilatı SAVAK'ın baskıları da arttı. SAVAK'ın en az yüzlerce kişiyi idam ettirdiğine, birçok insanı hapse attığına, işkence ettiğine, sürgüne gönderdiğine ve gösteriler sırasında binin üzerinde insanın askerler tarafından öldürüldüğüne inanılıyor. Ve 1970'lerin sonlarında Ayetullah Humeyni, bu en son bastırma hareketinden halkı kurtarmaktan söz ettiğinde, Şah'ın acımasız modernleştirme gayretlerinden sonra Humeyni'nin hitabet yeteneğinden ve dürüstlüğünden etkilenen insanlarda, dinin yeniden gündeme gelmesi arınma duygusu yarattı.
Oysa pek çok iranlı, cami müdavimi ve oruç tutan kişi anlamında tipik dindar görüntüsü çizmez. Arşa adında bir halı tüccarı, "Çok güçlü bir ruhları ve maneviyatları var, ama bu aynı şey değil," diyor. Daha ziyade, kurallara ve Allah'ı tanıyıp bilmek için molla gibi bir aracının gerektiği varsayımına itibar etmemesiyle bilinen eski Zerdüşt öğretilerini izleme eğilimindeler. Onlar için ruhsal yolculuk, "Kendini bilmek, Tanrıyı bilmektir" diyen bir Pers atasözünde olduğu gibi daha ziyade içe dönüktür.
Bu nedenle, iranlılar önceleri kamu yaşamında islam'ın rolünün artmasına sıcak bakmış olsalar da islam kurallarının kendilerine böylesine katı bir biçimde uygulanmasına hazırlıklı değillerdi; özellikle de Kuran'ın "dinde zorlama olmaması gerektiği" yönündeki hususi emri düşünüldüğünde... Onlar kesinlikle din adamlarının ticarete, devlet yönetimine, mahkemelere ve nasıl tuvalete gidileceğinden nasıl cinsel ilişkiye gireceklerine kadar günlük hayatın her alanına el koyacaklarını beklemiyorlardı. Ortaçağı anımsatan cezalar -halk önünde taşlanmalar, idamlar, parmakların, kol ve bacakların kesilmesi- uygulanmaya başladı. Merkezi hükümet şimdi bu uygulamaların bazılarının durdurulmasından yana olsa da, kırsal bölgelerdeki muhafazakâr mollalar eski usulü korumakta diretiyor. Tüm bunların altında yatan ruhani amaç ise Allah'a kulluk etmek ve cennet için hazırlanmak.
Ali, "Beni cennete gitmeye zorluyorlar!" diyor. Bir akşam onun evinde bir grup arkadaşı toplanmış, bir dostlarının ya da sevdikleri kişinin, düşüncelerinizi, söylediklerinizi, yaptıklarınızı rapor etmek durumunda bırakılmış olabileceği endişesi ile, bir korku ve gizlilik ortamında kapana kısılmış olarak yaşamanın ne kadar korkunç olduğunu konuşuyordu. Bay D. adındaki, gür bıyıklı, yavaş konuşan bir çilingir, "Ayetullahlar ve sıradan insanlar -herkes olduğundan farklı davranmak zorunda" diyor. "Kimin doğru söylediğini; kimin gerçekten dindar olduğunu, kimin olmadığını bilmiyorsunuz."
iranlıların bir deyişi var: Duvarlarda fareler, farelerin de kulakları var. Ali, "Kendi gözlerinize bile güvenemiyorsunuz" diyor.
Bay D. "Nefes alıp verdiğiniz zaman" diyor, "onlar bunu biliyor".
Peki, devrimin Pers kimliği üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Görünüşe göre tipik bir iranlı davranışı burada da kendini gösterdi. On yıl boyunca tüm kapılar Batı'ya kapatıldı ve devleti yöneten muhafazakâr din adamları, islam dünyasının büyük bir bölümünde Cahiliye, yani cehalet dönemi olarak anılan islam öncesi dönemle bütün kültürel bağları en aza indirmek için ellerinden geleni yaptılar. Resmi evrakta, mümkün olan her yerde iran'a yapılan atıflar islam ile değiştirildi. Zerdüşt inancına ait simgeler islami simgelerle değiştirildi, sokaklara yeni adlar verildi ve okul kitaplarından Pers imparatorluğu'na yapılan göndermelerin tümü kaldırıldı. Bir dönem Firdevsi'nin türbesi -kutsal Meşhed kentinin dışında, önünde çok güzel bir havuzu olan, sütunlarının arasında kuşların uçuşup cıvıldaştığı, açık renkli taştan yapılmış büyük bir yapı- yıktırılacak gibi görünüyordu.
Persepolis bile yerle bir edilme tehlikesi altındaydı. "Ama bunu yaparlarsa halkı karşılarına alacaklarını fark ettiler," diyor Ali. "Ve vazgeçmek zorunda kaldılar". Tahran'daki, zevkli döşenmiş dairesinde çaylarımızı içerken Tiyatro profesörü Farin insanların önce Batı'dan gelen popüler kültüre ait ögelerin ortadan kalkmasını olumlu karşıladıklarını söylüyor.
"Ama kısa zamanda hükümetin bizim için biçtiği kimliğin de tam olarak bize ait olmadığını gördük". Bu kültürel kafa karışıklığı içinde "geleneksel müzik, iran minyatür sanatı, Firdevsi'den okumalar gibi eski kültürel ögeler yeniden canlandırıldı. "Biz buna 'unutulmuş imparatorluk' diyoruz" diyor.
Bu sırada Yas adındaki genç underground rap şarkıcısı da bize katılıyor. Diken diken siyah saçları, modaya uygun uzun favorileri, iki siyah muz gibi güzel kaşları ve boynunda ruhun iyi düşünceler, sözler ve davranışlarla üst düzeylere yükselmesini simgeleyen kanatlı Zerdüşt diski, gümüş bir faravahar var. Yas, 1979'dan sonra yetişen ve 70 milyonluk ülkede nüfusun üçte ikisinden fazlasını oluşturan Devrim Kuşağı'ndan geliyor. isteksiz ve geleceklerine güvensiz olan bu gençlerden ülkeyi terk edip Avrupa'ya ve başka yerlere gidenlerin sayısı artıyor. Bazıları geçmişlerindeki iran kültürünün bilincine sahip, ama aynı zamanda islam birliği fikrini savunuyor; bazıları kendilerini yalnız iranlı ya da yalnız Müslüman hissediyor; diğerleri de yasadışı uydu alıcılarıyla izledikleri televizyon programları vasıtasıyla kendilerini Batı kültürüne kaptırıyor.
Yas'ın yaptığı rap, Pers halkı, büyükanne ve büyükbabaları ve iran tarihi ile ilgili. En popüler parçalarından biri olan "Benim Kimliğim"i Yunanistan'daki Spartalılar ile Pers ölümsüzleri diye anılanlar arasında geçen ünlü Termopil Savaşı hakkındaki 300 Spartalı filmine tepki olarak yazmış. Yas, filmde, "Yunanlılar kahraman, masum ve uygar olarak betimlenirken Persler haksız yöntemlerle savaşan çirkin vahşiler olarak gösteriliyor" diyor.
Bu film gerek ülkede gerekse yurtdışında bunu bir kültürel saldırı olarak algılayan iranlıların sert tepkilerine neden oldu. Buna karşı savunma olarak yaptığı rap'te Yas, Persepolis ve Kiros'u anlatırken bir yandan da kendi halkını geçmiş zaferlerle yetindikleri için kınıyor.
işin ironik yanı ise -burada zaman zaman "ikinci Arap istilası" olarak söz edilen- islam devriminin, geçmişle olan bağları büyük bir gayretle koparmaya çalışmasına rağmen adeta daha da kuvvetlendirmiş olması. Haşim adında bir inşaat mühendisi bana Kiros'un mezarında geçtiğimiz günlerde kendiliğinden gelişen bir toplantıyı anlatıyor.
insanlar birbirlerine cep telefonlarından mesaj atmış ve böylece birkaç bin kişi "tesadüfen" bir araya gelmiş, mezarın restorasyonuna destek sağlamak için hepsi birkaç bilet alarak içeri girmiş. Resmi olmayan bir kutlamaymış bu. Nutuk yokmuş, tören yokmuş. "Sadece Kiros'a saygı ve bağlılıklarını göstermek" içinmiş.
Farin'in dünyanın gidişatından bezmiş bir edayla başını sallayarak söylediği gibi, "Kimliğimize sürekli saldırılar oluyor, buna verilen tepki de daima eski Pers kimliğine dönüş. Kesin olan bir şey var. Her iranlının yüreğinde bir imparator ya da imparatoriçe yatıyor."
Yazı: Marguerite Del Giudice
Fotoğraflar: Nevşa Tavakolian |