Ilık Bir Eylül Günü
ABD'nin dört bir yanından gelen çiftçiler devasa makinelerin başına toplanmış. Biçerdöverler, balya makineleri, dozerler, kültüvatörler ve her çeşit traktör... Her yıl düzenlenen Wisconsin Tarım Teknoloji Günleri'nde ne ararsanız var. Ama gösterinin asıl yıldızları kalabalığa tepeden bakan biçerdöverler. Class Jaguar 970, Krone BiG X 1000 gibi spor arabalarınkini andıran adları ve havai fişek kadar parlak renkleri var. Makinelerin her biri 15 ton geliyor, tekerlekleri ise insan boyunda.

Geçtiğimiz yıl Wisconsin Tarım Teknolojileri Günleri'ne yaptığım ziyarette, John Deere, ziyaretçilerin 8530 model traktörünü denemelerine izin veriyordu. Bu elektromekanik harika öylesine incelikliydi ki onu nasıl çalıştıracağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Ama sorun değil: Traktör uydu navigasyonuyla kendi kendine çalışıyordu. Ayaklarımın altındaki devasa tekerlekler toprağın üzerinde dönerken ben makinenin klimalı köprüsünde keyifle oturdum.

Bugün çiftçiler mısır tarlalarında gümbürtüyle ilerleyen makineleri izlerken gülümsüyor. Oysa uzun vadede kendi geçim kaynaklarını yok ediyor olabilirler. ABD'nin ortabatısındaki -dünyanın en iyi ekilebilir arazilerinden biri olan- toprağın üst tabakası, gevşek ve içlerinde hava cepleri olan heterojen öbeklerden oluşuyor. Biçerdöver gibi büyük ve ağır makineler, "toprak sıkışması" adı verilen bir süreçle nemli toprağı, katmansız, pekişik ve geçit vermeyen sert bir kütleye dönüştürüyor. Kökler toprak sıkışmasına uğramış toprakta yayılamıyor; su toprağa nüfuz edemiyor, akıp gidiyor ve erozyon oluşuyor. Sıkışmanın toprağın derinliklerine kadar nüfuz edebilmesi nedeniyle, sürecin geri döndürülmesi yıllar alabiliyor. Tarım makineleri üreten fabrikalar da bu sorunun bilincinde ve bu nedenle, ezilmenin etkisini yaymak üzere makinelerine devasa lastikler takıyorlar. Ve çiftçiler de araçlarını belirli patikalarda ilerletebilmek için uydu navigasyonu kullanıyor, böylece de toprağın geri kalanına dokunulmamış oluyor. Yine de toprak sıkışması ciddi bir sorun olmaya devam ediyor -en azından 400 bin dolarlık bir biçerdöverin parasını karşılayamayacak olan çiftçilerin yaşadığı ülkelerde...

Sıkışma, ne yazık ki, gezegen genelinde toprağı etkileyen birbiriyle ilişkili bir problemler yumağının yalnızca -görece küçük- bir parçası. Gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazla ekilebilir alan insan kaynaklı erozyon ve çölleşme ile yitiriliyor ve yitirilen bu topraklar, 250 milyon insanın yaşamını doğrudan etkiliyor.

Hollanda'da yer alan Uluslararası Toprak Referans ve Enformasyon Merkezi'ndeki (ISRIC) uzmanlar, dünya genelinde toprağın yanlış kullanımı üzerine yaptıkları ilk -ve halihazırda geçerli olan en kapsamlı- araştırmada 1991'de insanların o güne dek yaklaşık 20 milyon kilometrekarelik toprağın kalitesini azalttığı tahminine yer veriyor. Diğer bir deyişle, türümüz, ABD ve Kanada'nın toplamı kadar bir alanı kullanılamaz hale getiriyor.

İçinde bulunduğumuz yılda -bir ölçüde dünya toprağının niceliği ve niteliğindeki azalmanın neden olduğu- gıda sıkıntısı Asya, Afrika ve Latin Amerika'da ayaklanmalara neden oldu (bkz. Kara Toprak, sf. 140). 2030'a gelindiğinde, bugünün bebekleri de bebek sahibi olduğunda, 8,3 milyar insan Dünya üzerinde yürüyor olacak ve BM Gıda ve Tarım Örgütü'nün tahminine göre, onları beslemek için çiftçiler bugün yetiştirdiklerinden neredeyse yüzde 30 daha fazla tahıl yetiştirmek zorunda kalacaklar. Washington Üniversitesi'nden jeolog David R. Montgomery, "Uzun vadede toprağı bitiriyoruz" diyor.

Toprağın kalitesini yitirmesi medya için pek çarpıcı bir konu değil. Ancak, Ohio Eyalet Üniversitesi'nden (ABD) toprakbilimci Rattan Lal, toprak bozulmasının "potansiyel sonuçları -ve yarattığı olanaklar- hiç bu kadar önemli olmamıştı" diyor. Dünyanın dört bir yanında araştırmacılar ve sıradan çiftçiler, mahvolmuş toprağın dahi eski haline döndürülebileceğini gösteriyor.

Ve Lal, elde edilecek sonuçların yalnızca açlıkla savaşmak değil, susuzluk ve hatta küresel ısınma gibi problemlere de çözüm bulmak anlamına geldiğini söylüyor. Ayrıca, bazı araştırmacılar da dünyadaki kalitesiz toprağı yeniden verimli hale getirebilmek için kullanılabilecek yüksek miktarda karbon stoğu ile küresel ısınmanın yavaşlatılabileceğine inanıyor. Lal, "Siyasi istikrar, çevre kalitesi, açlık ve yoksulluğun kökleri hep aynıdır," diyor. "Uzun vadede çözüm, tüm kaynakların temelini -yani toprağı- geri kazanmaktan geçer."

GEÇTİĞİMİZ SONBAHARDA, Çin'in iç kesimlerindeki köyünde karşılaştım Zhang Liubao ile; küreğiyle tarlasındaki erozyona uğraşmış sekileri düzeltiyordu. Zhang bunu 40 yılı aşkın bir süredir her yağmurdan sonra yapıyordu. 1960'larda Dazhai Yöntemi'ni -Çin liderlerinin ülkeyi değişime uğratacağına inandıkları tarımsal sistemi- öğrenmek üzere 320 kilometre doğudaki Dazhai köyüne gönderilmişti. Zhang gururla, "Çin, Dazhai'de toprağı işlemek üzerine her şeyi öğrendi" dedi. Söylediği doğru olsa da kastettiği anlamda değildi.

Dazhai, Lös Platosu'nda yer alıyor. Çağlar boyunca çöllerde rüzgârlar batıya doğru esti ve kumu Çin'in iç kesimlerine taşıdı. Binlerce yıl boyunca biriken toz, bazıları yüzlerce metre derinlikte olan -jeologların lös adını verdiği- sıkıştırılmış silt yığınlarını oluşturdu. (Çin'in Lös Platosu, Fransa, Belçika ve Hollanda'nın toplam yüzölçümü kadar yer kaplıyor.) Yüzyıllar boyunca, birikmiş silt yığınları Sarı Nehir'e doğru aktı. Ve Dazhai Yöntemi'nin yardımıyla dünyanın en büyük toprak erozyonu olduğu söylenen süreç şiddetlendi.

1963'te Dazhai'yi basan sellerin ardından köyün Komünist Parti sekreteri, devletten gelecek tüm yardımları reddederek, daha yeni ve üretken bir köy kurmayı vaat etti. Gerçekten de hasatta artış yaşandı ve Pekin, Dazhai'deki yöntemleri öğrenip farklı yerlerde de uygulamak üzere gözlemciler gönderdi. Gözlemciler burada, ellerinde çapalarla tepelerden yamaçlara doğru sekiler oluşturan köylülerle karşılaştı.

Buradaki insanların çabalarından büyük bir mutluluk duyan Mao, binlerce köylü temsilcisini yerleşim alanına gönderdi; aralarında Zhang da vardı. İnsanlar sanki bir mabede gidiyordu. Bir grup, sadece Dazhaili bir işçinin elindeki nasırları görmek için iki hafta boyunca yürümüştü. Ve Zhang'in orada genel anlamda öğrendiği şey de, Çin'in her karış toprağından tahıl üretmesi için kendisine gereksinim duyduğuydu.

Maocu Çin'de sloganlar bunu nasıl yapmaları gerektiğini anlatıyordu: Tepeleri Oynat!, Kanalları Doldur! Ova Yarat! Ormanları Yok et! Arazi Aç! Tarımda Dazhai'yi Örnek Al! Zhang Liubao, Dazhai'den köyüne geri döndüğünde ilhamla doluydu. Zhang'ın anlattığına göre köyü Zuitou öyle yoksuldu ki insanlar yılda en çok bir ya da iki kez adamakıllı yemek yiyebiliyordu. Köylüler Zhang'ın talimatlarını izleyip dağıldılar; yamaçlardaki bodur ağaçları kestiler, toprak sekiler oluşturdular, oluşturdukları her yeni düzlüğe darı ektiler. Açlığa rağmen insanlar gün boyu çalıştı ve gece olunca da kandillerini yakıp çalışmaya devam etti. Zhang, sonunda Zuitou'nun ekilebilir alanlarını "yaklaşık beş kat" büyüttüklerini söylüyor. Bu, yoksul bir köy için önemli bir oran idi.

Uzun süredir Çin'de çevre araştırmaları yapan, Manitoba Üniversitesi'nden coğrafyacı Vaclav Smil'e göre ise, bu yapılanların asıl etkisi ne yazık ki aslında bir kısırdöngüye yol açmasıydı. Zuitou'nun sadece sıkıştırılmış siltten oluşan seki duvarları sürekli çöküyordu; ve sonuçta Zhang da çöken sekilere destek yapmak zorunda kalıyordu. Sekiler erozyona uğramadığı zamansa bu kez yağmurlar topraktaki besinleri ve organik maddeyi alıp götürüyordu. İlk ekimden sonra hasat azalmaya başlıyordu. Çiftçiler rekolteyi korumak için yeni arazi açıyor ve yeni sekiler oluşturuyor, sonra su onları da alıp götürüyordu.

Bu kısırdöngünün sonuçları korkunç oldu. Giderek kalitesizleşen toprakta hasadın azalması, çok sayıda çiftçiyi göç etmek zorunda bıraktı. Zuitou -bir ölçüde bu nedenle- nüfusunun yarısını yitirdi. Smil, "Bu, tarihin en büyük işgücü kayıplarından biri olmalı," diyor. "On milyonlarca insan, bir çocuğun bile ne kadar aptalca olabileceğini görebileceği projelerde gece gündüz çalışmaya zorlandı. Ağaçları kesmek ve sarp yamaçlara tahıl ekmek... Bu, nasıl güzel bir fikir olarak kabul edilebilir ki?"

Buna karşılık olarak Çin Halk Cumhuriyeti ormansızlaşmayı durduracak planlar başlattı. 1981'de Pekin, 11 yaşından büyük ve sağlıklı her yurttaşın mümkün olan her yerde "yılda üç ila beş ağaç" dikmesini zorunlu kıldı.

Pekin ayrıca belki de hâlâ dünyanın en büyük ekolojik programı olan Üç Kuzey projesini başlattı: Çin'in kuzeyi, kuzeydoğusu ve kuzeybatısında Lös Platosu boyunca 4 bin 500 kilometrelik dev bir perde gibi uzanan, yan yana dikilmiş ağaçlar... 2050'de tamamlanması hedeflenen bu yeşil Çin Seddi, teoride, çölleşme ve kum fırtınalarına yol açan rüzgârları yavaşlatmayı hedefliyor.

Ancak bu çabalar, Dazhai mirası olan toprak kalitesinin azalmış olması problemine doğrudan bir çözüm sunmadı. Doğrudan çözüm -Mao'nun hatalarını kabul etmeden yapılması gerektiği için- politik açıdan zordu.

Pekin ancak geçtiğimiz on yılda yeni bir politika belirledi ve Dazhai Yöntemi yerine Gaoxigou Yöntemi denilebilecek bir yönteme geçiş yaptı.

Gaoxigou (Gaoxi Deresi), Dazhai'nin batısında, Sarı Nehir'in diğer yakasında yer alıyor. 522 sakini yaodong'larda -köy çevresindeki dik yamaçlarda kırlangıç yuvalarına benzer biçimde oyulmuş mağaralarda- yaşıyor. 1953'ten itibaren çiftçiler Gaoxigou'dan ayrılıp, kahramanca çabalarla, yalnızca tepelerin yamaçlarında değil koca dağlarda sekiler açmaya başladılar; dağları, üzerine darı, sorgum ve mısır serpilmiş yüz katlı düğün pastalarına çevirdiler.

Çok alışıldık bir olaylar silsilesiyle, buradaki ekinler de, güneş ve yağmur, çorak sekilerdeki toprağı kavurup yok edene dek büyüdü. Köylü erozyona uğramakta olan lösü tutmak için, derelerin üzerine toprak barajlar inşa ederek, içleri siltle doldukça yeni tarlalar açmaya çalıştı. Ama suyu yavaşlatacak bitki örtüsü olmadığı için, bölge eğitim müdürü Fu Mingxing'in dediğine göre, "her yağmurlu sezonda barajlar yıkıldı". Sonuç olarak, köylüler "ekosistemi, yani toprağı korumak zorunda olduklarının bilincine vardı".

Bugün Gaoxigou'nun büyük zorluklarla lösten kazandığı sekilerin çoğu doğaya geri dönüyor. Yerel halkın "üçe üç" adını verdiği sistemle çiftçiler topraklarının üçte birine -en sarp ve erozyona en açık olan yamaçlara- yeniden ot ve ağaç dikerek erozyona karşı doğal setler çekti. Topraklarının üçte birlik bir diğer bölümüne hasat toplanabilecek meyve ağaçları diktiler. Geriye kalan üçte birine -çoğunlukla daha önceki erozyonlarla zenginleşmiş derelerin tabanındaki parsellere- ise yoğun bir şekilde ekim yapıldı.

1999'da Pekin, Lös Platosu boyunca Gaoxigou Yöntemi'ni uygulayacaklarını açıkladı. Yamaç Toprağını Dönüştürme Programı -"yeşil için ekin" olarak biliniyor- çifçilere sarp tarlaları otlaklara, meyve bahçelerine ya da ormanlara dönüştürmeleri talimatını veriyor ve karşılığında da onlara her yıl belirli miktar tahıl ve 8 yıl boyunca az da olsa bir nakit ödemesi sağlıyor. 2010'a gelindiğinde "yeşil için ekin", büyük çoğunluğu Lös Platosu'nda olmak üzere 210 bin kilometrekarenin üzerinde bir alanı kaplayabilir.

Ama çok uzaklardaki Pekin'de yapılan bu tür büyük planların Zuitou gibi yerlere taşınması çok zor. Eyalet, il ve köy yetkililerinin, yerel koşullara uygun türleri seçip seçmediklerine bakılmaksızın (ya da otlaklara ağaç dikmekle işe başlamanın uygun olmadığını söyleyen bilim insanlarına kulak asmadan) planda öngörülen sayıda ağaç dikmeleri, ödüllendirilmeleri için yeterli.

İşlerinden hiç para kazanmayan çiftçilerin, ekmeye zorlandıkları ağaçların bakımını yapmaları için çok az teşvikleri var. Gaoxigou'ya iki saat uzaklıkta bunun tümüyle öngörülebilir olan sonuçlarını gördüm. Küçük çukurlara dikilmiş ölü ağaç tarlaları kilometreler boyunca uzanıyor. Çiftçiler, "Her yıl ağaç dikiyoruz ama hiçbiri yaşamıyor" diyor. Lös Platosu'ndaki bazı çiftçiler kendilerine ekmeleri söylenen bademlerin pazarda arz fazlası yaratmasından yakınıyor. Diğerleri Pekin'in ödeme planını çiftçilere aktarmayan yerel memurlara söyleniyor. Bazıları ise hâlâ neden kendilerinden darı ekmeyi bırakmalarının istendiğini anlamıyor ve hatta "erozyon" kelimesinin ne anlama geldiğini dahi bilmiyor. Pekin'den gelen tüm uyarılara rağmen çiftçilerin çoğunluğu olmasa da pek çoğu dik yamaçlara ekim yapmayı sürdürüyor. Zuitou'da Zhang Liubao ile konuştuktan sonra komşularından birinin, ayakta bile zor durabildiği kadar dik bir tarladan şalgam söktüğünü gördüm. Ne zaman bir şalgam sökse ayağının kenarından küçük bir toprak parçası yuvarlanıp gidiyordu.

1970'LERDE SAHİL(Sahel) kıtlık, yoksulluk ve çevresel atığı çağrıştıran anahtar bir sözcük haline geldi. Aslında teknik olarak bu sözcük Sahra ve orta Afrika'nın yağmur ormanları arasındaki yarıkurak bölgeye işaret ediyor. 1950'li yıllara dek Sahil'de çok az sayıda insan yaşıyordu. Ancak nüfus patlaması yaşandığında insanlar bölgede daha yoğun bir şekilde tarım yapmaya başladı. Sorunlar, olağanın üzerinde bir yağışlı dönem nedeniyle perde arkasında kaldı.

Ve sonra kuraklık geldi. En kötü etkiler iki dalga haline gerçekleşti; biri, 1970'lerin ve ikincisi -daha da ciddi olanı- 1980'lerin başlarında. Ve Atlas Okyanusu boyunca, Moritanya'dan Çad'a dek Afrika'nın yarısını etkisi altına aldı. Yaşanan kıtlıkta 100 bini aşkın kadın, erkek ve çocuk -belki çok daha fazlası- yaşamını yitirdi.

Sahil'in tam kalbinde, kıtanın içinde hapsolmuş bir ülke olan Burkina Faso'da kalkınma uzmanı olan Mathieu Ouédraogo, "Olanakları olan insanlar gittiler," diyor.

"Burada sadece hiçbir şeyi -ayrılmalarına yetecek kadarı bile- olmayan insanlar kaldı."

Bilim insanları Sahil'in neden bir savanadan çorak bir araziye dönüştüğü üzerinde hâlâ tartışıyor. Öne sürülen nedenler arasında deniz yüzeyi sıcaklıklarındaki düzensiz değişimler, bulutların farklı mevsimlerde oluşmasını sağlayan hava kirliliği, çöl yakınlarına taşınan çiftçilerin yüzeydeki bitki örtüsünü ortadan kaldırması ve tabii ki küresel ısınma var.
Nedeni ne olursa olsun sonuçları apaçık ortada: Sıcak günler ve sert rüzgârlarla dövülen toprağın büyük bölümü, bitki köklerinin ve yağmur suyunun nüfuz edemediği taş gibi sert bir kütleye dönüşüyor.

Sahilli bir çiftçi bir defasında benden darı çiftliğinde kazmayı toprağa saplamamı istemişti. Asfaltı delmeye çalışmak gibi bir histi.

Kıtlık vurduğunda uluslararası yardım grupları Sahil'e akın etti (örneğin Ouédraogo, Burkina'da doğup büyüdüğü bölge olan Oxfam'da bir proje yönetti). Pek çoğu hâlâ orada; görünen o ki komşu ülke Nijer'in başkenti Niamey'deki tabelaların yarısı ya Birleşmiş Milletler'in, ya Batılı bir hükümetin, ya da özel bir yardım derneğinin organize ettiği yeni bir programı duyuruyor. En büyüklerinden biri olan Keita projesi, 24 yıl önce İtalyan hükümeti tarafından Nijer'in iç kesimlerinde, dağlık bölgelerde başlatıldı. Amacı, 4 bin 860 kilometrekarelik bozulmuş, çorak -şimdilerde 230 bin kişiye ev sahipliği yapan- toprağı ekolojik, ekonomik ve sosyal açıdan geliştirmekti. İtalyan toprakbilimci ve mühendisler yamaçlar arasında 312 kilometrelik yol, taşlı arazide 684 kuyu ve 52 köy okulu açtı ve 18 milyonun üzerinde ağaç dikti. İşçiler buldozerler ve traktörlerle, yaz yağmurlarından kalan suyu toplamak için tepelerin arasında 41 baraj kurdu. Venanzio Vallerani adlı bir İtalyan, toprağa ağaç dikmek üzere çukur açmak için iki devasa saban tasarladı ve inşa etti. (Projede çevre uzmanı olarak görev yapan Amadou Haya bunlara "canavar" diyor.) İşçiler makinelerin karınlarını yakıtla doldurup çorak tepelere sürerek çalıştırdılar. Platolar üzerinde aylarca çalışıp saatte bin 500 çukur kazdılar.

Haya, bir sabah erken saatlerde bizi Koutki köyü yakınlarındaki bir yağmur toplama göletine götürdü. Birkaç hektarlık alana bir vaha gibi yayılmış olan su garip bir biçimde çok sakindi; sessizliğin içinde kuş sesleri büyüyordu. Ellerindeki bidonlara su dolduran kadınların ayak bileklerine kadar uzanan giysileri rengârenk dalgalanıyordu. Bundan 25 yıl önce Koutki, Sahil trajedisinin önemsiz bir oyuncusuydu. Hayvanlarının çoğu ya ölmüş ya da yenmişti. Görünürde bir tutam bile yeşillik yoktu. Kuş sesinden eser yoktu. Halk yabancı yardım kuruluşlarından gelen bir avuç pirinçle yaşıyordu. Koutki yolunda yardım malzemesinin dağıtılmasına yardım eden eski bir askerle karşılaştık. Açlıktan ölmek üzere olan çocuklar hakkında konuşurken yüzünü donuk bir ifade kapladı.

Bugün orada rüzgârı kesmek için dikilmiş ağaçların oluşturduğu barikatlar, ağaç dikmek için oluşturulmuş alçak sekiler ve yağmur suyunun aşındırıcı etkisini kesmek için dizilmiş taşlar var. Baraj çevresindeki toprak hâlâ kuru ve fakir, ama insanların buradan geçimlerini sağlayamayacağı kadar değil.

Ne var ki bütçesi 100 milyon doları aşan Keita, çok pahalı bir proje. Nijer'de kişi başına düşen yıllık gelir 800 doların altında -ve bu, Sahil için dahi düşük bir rakam. Keita'nın destekçileri, projenin bir F-22 uçağının üçte ikisine mal olduğunu söyleyebilir. Ama Sahil oldukça geniş bir alan ve yalnızca Nijer dahi bir uçtan bir uca yaklaşık bin 500 kilometre. Böylesi bir alanın bir bölümünün dahi Keita yöntemiyle ıslahı çok yüksek miktarda para gerektirir. Sonuç olarak projeyi eleştirenler, kurak bölgelerde toprağı ıslah etmenin bir işe yaramayacağı ve en iyi seçimin, umut vaat eden bir bölgeye yönelmek olduğu görüşünde.

Amsterdam'daki Özgür Üniversite coğrafyacılarından Chris Reij, "Bu yanlış bir yaklaşım" diyor. Reij, Sahil'deki meslektaşlarıyla 30 yılı aşkın bir süre birlikte çalıştıktan sonra çiftçilerin kendi başlarına bile geniş alanlarda toprağı geri kazandıklarına inanmış. "Afrika'nın en büyük ekolojik başarı öykülerinden biri," diyor. "Dünyanın geri kalanına örnek oluşturabilecek bir model". Ama neredeyse kimse ilgi göstermiyor; toprağın genelde medya için ilgi çekici bir konu olmadığı düşünülüyorsa eğer, bu durumda Afrika'daki toprağın hiç ama hiç kimsenin umurunda olmadığı söylenebilir.

Mathieu Ouédraogo işin başından beri Burkina'daydı. Bu bölgede tüm çiftçileri bir araya getirdi ve 1981'de onlarla birlikte toprağı ıslah etmek için bazı teknikler denemeye başladı. Bu tekniklerden bazıları Ouédraogo'nun okulda öğrendiği geleneklerdi ve bunlardan biri de cordons pierreux yöntemi, yani her biri belki de yumruk kadar olan taşları yan yana dizmekti. Bu yöntemle Sahil'in gevrek toprağının üzerinde akan yağmur suyu, bu kordona takılınca toprağa sızmak için yeterli süreyi bulur. Suda asılı kalan silt, tohumlarla birlikte dibe çöker ve biraz daha bereketli olan ortamda filizlenir. Taş sıralarının, ekin sıralarına dönüşmesiyle su daha da yavaşlar. Akıntıya karşı olan kenarda kalabilen toprakta daha fazla tohum filiz verir. Otların yerini çalılar ve ağaçlar alır; bu da dökülen yapraklarla birlikte toprağı zenginleştirir. Ve birkaç yıl içinde sadece bir taş sırası bütün bir alanı yeniden ekilebilir hale getirebilir. Ouédraogo belirli bir süre için Yacouba Savadogo adlı bir çiftçiyle birlikte çalıştı. Yenilikçi ve açık fikirli biri olan Savadogo çiftliğinde üç karısı ve 31 çocuğuyla birlikte kalmak istiyordu. Savadogo, "Dedemin dedesinin dedesinden beri biz hep buradayız" diyordu. Savadogo da tarlasına cordons pierreux yerleştirdi. Ve aynı zamanda kurak mevsimde tarlalarına 20 santim derinliğinde çukurlar açtı -zaï adını verdikleri bu çukurlar da anne babasından öğrendiği bir teknikti. Savadogo tüm çukurları termitleri üzerine çeken gübreyle doldurdu. Termitler, organik maddeyi öğüterek, bitkiler için gerekli besinleri daha kolay kullanabilecekleri hale getiriyordu.

Aynı derecede önemli olan bir şey de böceklerin toprakta kanallar kazmasıydı. Yağmur yağdığında su, termit kanallarından toprağa sızıyordu. Savadogo çukurların hepsine ağaç dikti. "Ağaç olmazsa toprak da olmaz" diyordu.

Ağaçlar herbir zaï'nin içindeki daha gevşek ve nemli toprakta serpildi. Savadogo taş taş, çukur çukur uğraşarak harap olmuş 8 hektarlık araziyi, yüzlerce kilometre boyunca uzanan en büyük özel ormana dönüştürdü.

Savadogo, zaï'yi kullanarak neredeyse "buradan Mali'ye kadar darı yetiştirebilen tek çiftçi" olduğunu söylüyor. Tabii doğal olarak komşuları da bunu fark etti. Savadogo da bir zaï birliği kurdu ve her yıl bu tekniği kendi aile çiftliğinde göstererek tanıtımını yaptı. Yüzlerce çiftçi geldi, onu çapasıyla zaï kazarken izledi. Basit ve pahalı olmayan yeni teknikler geniş bir alana yayıldı. Üzerinde daha çok insan çalıştıkça, toprak da zenginleşti.

Abdou Moumouni Dioffo Üniversitesi'nde orman bilimci olan Mahamane Larvanou ise komşu Nijer'in daha da büyük bir başarı olduğunu belirtiyor. Nijer'de çiftçiler, hükümetlerden ya da yardım kuruluşlarından neredeyse hiçbir destek görmeden ya da herhangi bir yönlendirme olmadan, beş milyon hektarlık araziyi kazma ve kürekle yeniden canlandırdı.
Larvanou, Nijer'in başarısında ekoloji kadar ekonominin de etkisi olduğunu söylüyor. Toprağı totaliter bir yöntemle paylaştıran Nijer Hükümeti, 1990'larda köylülerin kendi toprakları üzerinde daha fazla denetim kurmasına izin vermeye başladı. İnsanlar, topraklarının keyfi biçimde ellerinden alınması gibi küçük bir risk olsa da, kendi arazilerine yatırım yapabileceklerine inanmaya başladılar. Zaï ve cordons pierreux gibi tekniklerin de desteğiyle, toprak reformu, köylülerin iklimdeki iniş çıkışlardan daha az etkilenmesinde etkili oldu. Larvanou, kötü bir kuraklık dönemi yaşansa bile Nijerlilerin 1973 ya da 1984'te yaşadıkları gibi bir etkiyle karşılaşmayacaklarını söylüyor.

Burkina Faso ise kendini Nijer kadar toparlayamadı. Savadogo'nun anlattığı öykü bunun nedenlerinden birine ilişkin bir fikir sunuyor. Nijer'de köylüler kendi arazilerinin denetimini ele aldıkları halde, Burkina'da küçük çiftlikleri işletenler hâlâ -genellikle bir bedel ödemeden- toprağı kiralıyor ve toprak sahibi istediğinde bu anlaşmadan vazgeçebiliyor. Merkezi hükümet, Burkina kentlerine gelir sağlamak için kentlerin birleşmesine ve çevrelerindeki arazilerin satılmasına izin veriyor -ve bunu yaparken orada yaşayan insanların zararlarının karşılanmasında çok da adil davranmıyor. Savadogo'nun köyü, 64 bin nüfuslu Ouahigouya kentinden beş kilometre uzaklıkta. Ouahigouya'yla henüz birleştirilmiş topraklarda bulunan en zengin mülklerden biri de Savadogo'nun -bir kereste deposu sayılabilecek- ormanı. Yerölçümcüler bu ormanı, sınırları kazıklarla belirlenmiş 400 metrekarelik parsellere ayırdı. Savadogo'ya arazinin ilk sahibi olarak yalnızca bir parsel verilecek ve daha büyük olan çocuklarının her biri de parsel sahibi olacak. Geri kalan arazi ise -belki de gelecek yıl- satılacak. Kent görevlileri yatak odasına kazık çakarken Savadogo çaresizce izledi. Bir diğer parsel çizgisi de babasının mezarının üzerinden geçiyordu. Bugün Yacouba Savadogo tüm yaşamını verdiği ormanı satın alabilecek kadar para bulmaya çalışıyor. Çünkü araziyi öylesine değerli hale getirdi ki; fiyatı satın alınamayacak kadar yüksek: Yaklaşık 20 bin dolar ediyor. Bu arada ağaçların bakımını yapmaya devam ediyor. "Ümit edecek kadar cesaretim var" diyor.

WIM SOMBROEK toprak hakkında bildiklerini çocukken hongerwinter'da -Hollanda'da savaş döneminde, 1944-45 arasında yaşanan ve 20 bini aşkın insanın yaşamını yitirdiği kıtlıkta- öğrendi. Ailesi, küçük bir "plaggen" topraktan, kuşaklar boyunca yapılan dikkatli gübrelemeyle zenginleştirilen araziden topladıkları hasatla kıtlıktan sağ çıkabilmişti. Bir defasında bana, ataları topraklarına iyi bakmasaydı eğer, tüm ailesinin ölmüş olabileceğini anlatmıştı.

Sombroek, 1950'lerin ilk yıllarında, toprakbilimci olarak kariyerinin henüz başındayken Amazon'a yolculuk etmiş. Burada zengin ve bereketli topraklar bulduğunda çok şaşırmış. Ekoloji dersi alan her öğrenci, Amazon yağmur ormanlarındaki toprakların kırılgan ve bereketsiz olduğunu bilir. Eğer çiftçiler tarım alanı açmak için yükseklerdeki ağaç örtüsünü keserse, toprak yağmur ve güneşin etkisine maruz kalır; yağmur toprağın içindeki mineral ve besinleri hızla alıp götürür ve güneş toprağı pişirerek tuğla gibi kaskatı bir hale dönüştürür. Bu tür harap olmuş alanlara bazen "sulak çöl" deniyor. Toprağın bu şekilde mahvolacağının neredeyse kesin olması yüzünden, çevrebilimciler tropik alanlarda geniş ölçekli tarım yapmanın olanaksız olduğunu söylüyor. Ama yine de Sombroek, Amazon Nehri boyunca büyük parçalar halinde terra preta do indio'ya (kara Yerli toprağı) rastladı. Çocukluğunda memleketinde gördüğü "plaggen" toprak kadar nemli ve bereketli olan bu topraklar, normalde bulunması beklenmeyen bir yerde, tarım yapmak için elverişli bir ortam oluşturuyordu. Bu durum doğal olarak Sombroek'in dikkatini çekti. 1966 tarihli kitabı, Amazon Toprakları, terra preta ile ilgili uzun vadeli ilk çalışmayı içeriyordu. Çin ve Sahil'deki gibi pek çok yeniden yapılanma programı aşınmış toprağı eski haline getirmeye çalışıyor. Ama tropik bölgelerin çoğunluğunda toprağın doğal hali tarım yapmaya elverişli değil. Ve pek çok tropik ülkenin yoksul olmasının nedenlerinden biri de bu.

Sombroek, terra preta'nın bilim insanlarına toprağı hiç olmadığı kadar zenginleştirmenin yöntemini gösterebileceğine ve dünyanın en yoksul ülkelerinin kendilerini doyurabilmesine yardım edebileceğine inanmıştı. Wim Sombroek düşlerinin gerçekleştiğini hiçbir zaman göremeyecek -2003'te yaşamını yitirdi. Ama terra preta'nın kökeni ve işlevini araştırmak üzere çokuluslu bir araştırma ekibinin oluşturulmasına katkıda bulundu. Ekip üyelerinden biri olan, São Paulo Üniversitesi'nden arkeolog Eduardo Góes Neves'i kısa süre önce Manaus kentinin diğer yakasında, Amazon'un yaklaşık bin 500 kilometre yukarısındaki bir papaya plantasyonunda ziyaret ettim. Ağaçların altında arkeolojik araştırmanın izleri -kimi iki metre derinliğe ulaşan, özenle açılmış kare biçimli hendekler- açıkça görülüyordu. Çukurlarda, en koyu kahveden bile koyu renk görünen terra preta, yüzeyden iki metre derinliğe kadar uzanıyordu. Toprak, yüzeyden aşağıya dek Kolomb öncesi kırık çömleklerle doluydu. Sanki nehrin ilk sakinleri burada büyük bir parti vermiş ve sonra da tüm tabakları kırıp kanıtları gömmüşler gibi bir görüntü vardı.

Terra preta yalnızca insanların yaşadığı yerlerde bulunuyor; bu da bu toprağın yapay ve insan yapımı olduğu ve Avrupalılar öncesine tarihlendiği anlamına geliyor. Neves ve meslektaşları Amazon insanlarının bunu nasıl ve neden yaptığını anlamaya çalışıyor.

Toprak içerik olarak pek çok tropikal toprakta genellikle az bulunan fosfor, kalsiyum, çinko ve magnezyum gibi yaşamsal minerallerce zengin. Ama asıl en ilgi çekici içeriği odunkömürü -içinde çok fazla miktarda var ve terra preta'ya rengini veren de bu.

Brezilya'daki tarımsal araştırma ve geliştirme ajansları ağı Embrapa'da toprakbilimci olan Wenceslau Teixeira, sıradan tropikal toprakların aksine terra preta'nın, tropikal güneşe ve yağmura yüzlerce yıl maruz kaldıktan sonra bile bereketli kalabildiğini söylüyor.

Embrapa'nın -uzmanların yarattıkları terra preta'da yeni ekin çeşitlerini denedikleri- Manaus'taki tesisinde toprağın sıradışı eski haline dönüşme özelliğinin gösterildiğini anlatıyor. Teixeira, "Burada 40 yıldır pirinç, mısır, manyok, fasulye ne isterseniz deniyorlar," diyor.

"Bunlar normalde tropiklerde yapmamanız gereken şeyler -tek yıllık bitkiler tümüyle güneş ve yağmura maruz kalıyor. Onları adeta mahvetmeye uğraşıyoruz ama bir türlü başarılı olamıyoruz!" Teixeira şimdi terra preta'yı muz ve diğer tropik meyvelerde deniyor.

Sombroek modern çiftçilerin kendi terra preta'larını yaratıp yaratmayacağını merak ediyordu. Ve buna yeni terra preta anlamında terra pretanova adını takmıştı. Yeşil devrim nasıl gelişmekte olan ülkelerin ürünlerini çarpıcı biçimde geliştirdiyse, terra preta da Güneydoğu Asya'dan Afrika'ya geniş bir yay boyunca, Nature dergisinin deyimiyle "siyah devrime" yol açabilir.

Terra preta'yı oluşturmanın sırrı, düşük sıcaklıkta çöp ve bitkileri yakarak elde edilen odunkömürü. Mart ayında -o günlerde Almanya'daki Bayreuth Üniversitesi'nde görevli olan- Christoph Steiner önderliğindeki bir araştırma ekibi, tipik olarak ürün yetiştirilemeyen tropikal toprağa ufalanmış kömür ve yoğun duman katıldığında, topraktaki mikroorganizma popülasyonunda "üstel bir artış" olduğunu ve bunun, toprağın bereketi için kritik öneme sahip olan yeraltı ekosistemini harekete geçirdiğini rapor etti.

Tropikal topraklar tarım alanlarına dönüştürüldüğünde hızla mikroorganizma zenginliğini yitiriyor. Odunkömürü ise mikroorganizmalar için bir yaşam alanı sağlıyor -sanki toprağın içinde yapay bir toprak yaratılıyor- gibi görünüyor; bu da bir ölçüde besinlerin suyla sürüklenmek yerine odunkömürüne tutunmasıyla oluyor. ABD'li ve Brezilyalı bilim insanlarından oluşan bir ekibin 2006'da gerçekleştirdiği testler, terra preta'nın tipik tropikal topraktan çok daha fazla sayıda ve çeşitte mikroorganizma içerdiğini gösterdi.
Siyah devrim, küresel ısınmayla savaşa da yardımcı olabilir. Tarım, insanoğlunun ürettiği sera gazlarının sekizde birinden fazlasının kaynağı. Yoğun bir şekilde sürülen toprak daha önce gömülü olan organik maddeyi yüzeye çıkarması nedeniyle karbondioksit salımına yol açıyor. Kansas Üniversitesi'nde coğrafyacı ve toprakbilimci olan William I. Woods'a göre odunkömürünce zengin olan terra preta tipik tropikal topraklardan 10 ila 20 kat daha fazla karbon içeriyor ve karbon çok daha derine gömülebiliyor. Woods, yapılan kaba hesaplamalara göre, "toprağa depolayabileceğiniz karbon miktarı hayret verici" diyor.

Cornell Üniversitesi'nde toprakbilimci olan Johannes Lehman, geçtiğimiz yıl Nature dergisinde, ticari ormancılıktan, nadasa bırakılan tarım arazilerinden ve yıllık ekinlerden arta kalanları odunkömürüne çevirmenin, ABD'nin fosil yakıt salımlarının yol açacağı zararın üçte birini ortadan kaldıracağı tahmininde bulundu. Aslında Lehman ve iki meslektaşına göre, insanoğlunun dünya genelindeki fosil yakıt kullanımı, karbonu terra pretanova halinde saklama yoluyla dengelenebilir.

Bu umutları gerçeğe dönüştürmek kolay olmayacak. Terra preta ile ilişkili olan organizmaları tanımlamak zor olacak. Ve toprakta ne kadar karbonun saklanabileceğini kimse kesin olarak bilmiyor. Bazı araştırmalar bunun bir limiti olabileceğini gösteriyor.
Ancak Woods bu toprağın yüksek miktarda karbon saklama olasılığının fazla olduğunu söylüyor. "Dünya terra preta hakkında daha çok şey duyacak" diyor.

WISCONSIN TARIM TEKNOLOJİLERİ Günleri'nde yolda yürürken Jethro Tull'i neyin endişelendirdiğini anlamak benim için zor olmadı. 1970'lerin ünlü rock grubu Jethro Tull'den değil, 18. yüzyılda tarımda devrim yaratan Jethro Tull'den söz ediyoruz. Ayaklarımın altındaki, traktörler ve biçerdöverlerle ezilmiş toprak, kauçuk zemin üzerinde yürüyormuşum hissi veriyor.

Tull çözümü biliyordu: Aynı yeri defalarca sürmeyin. Aslında çiftçiler artık neredeyse pulluk kullanmıyor. Bu sisteme işlemesiz tarım (sıfır toprak işleme) adını veriyorlar. Ama diğer makineler hem boyut hem de ağırlıkça büyüyor. Avrupa'da toprak sıkışmasının 33 milyon hektar ekilebilir alanı etkilediği düşünülüyor -ve bir uzmanın iddiasına göre, sıkışma yüzünden düşen verim ABD'nin ortabatısında çiftçilerin her yıl 100 milyon dolarlık gelir kaybına uğramasına yol açıyor. Sıkışmanın zengin ulusları etkileme nedeni ile, farklı toprak kaybı türlerinin yoksul ülkeleri etkileme nedenleri aynı: Siyasi ve iktisadi kurumların topraklara önem verecek biçimde kurulmamış olmaları.

Yaşayıp yaşamayacağına bakılmaksızın ektikleri ağaçlar için ödüllendirilen Çinli yetkililer ile ABD'nin ortabatısında daha küçük makineleri kullanacak kadar kişi istihdam edemeyeceği için büyük biçerdöverler kullanan çiftçilerin arasında çok da fark yok...

Wisconsin çiftliğinin, toprak sıkışmasına uğramış yolunda ata koşulmuş bir saban var. Saban demirinden kıvrılan toprak koyu, nemli ve pırıl pırıl -mükemmel ortabatı toprak üst tabakası. Fotoğrafçı Jim Richardson bunu görüntülemek için yüzüstü yere yatıyor.

Benden çömelmemi ve ışığı tutmamı rica ediyor. Kısa bir süre içinde küçük ve meraklı bir grubu etrafımıza çekiyoruz. "Bunu neden yapıyorlar?" diye soruyor bir kadın yüksek sesle. Ses tonunda buna ne gerek var diye düşündüğünü ayırt ediyor gibiyim.

Bu öyküyü telefonda Washington Üniversitesi'nden yerbilimci David Montgomery'ye anlattığımda, kafasını salladığını görür gibi oluyorum. "Sekiz milyar kişi olduğumuzda, toprağa ilgi duymaya başlamak zorunda kalacağız," diyor bana. "Ona çamur gibi davranmak gibi bir lüksümüz kalmayacak."