Mars Manzarası
Robot Kaşifler, uzaklardaki bir merak konusunu tanıdık bir dünyaya dönüştürüyor.

Victoria Krateri'nin pürüzlü kenarı (üstte), Opportunity'nin çektiği karede gerçek rengine yakın tonlarda. Renkleri üzerinde oynanmış uydu görüntüsü (sağda, beyaz kutu içine alınan alan), 700 metre enindeki kraterin ayrıntılarını vurguluyor. Mars'ı inceleyen iki yüzey aracı, bir uzay aracı ve üç yörünge aracı sayesinde görüşümüz hiç olmadığı kadar net.

Bu renklendirilmiş görüntüde parlak görünen su buzu birikintileri ve koyu renkli kum şeritleri, bir uçurumun tepesinden (en solda) 600 metrelik bir kanyona basamak basamak iniyor. Bu katmanlar büyük olasılıkla, Dünya'daki buzul çağlarına benzer dönemlerde, milyonlarca yıllık bir süreçte oluştu. Böylesi birikintiler, bilim insanlarının Mars'taki iklim değişiminin tarihçesini anlamalarına yardımcı olacak.

Nasa / JPL / Arizona Üniversitesi

Mars, uzun yıllar boyunca İnsanların hayal gücünü kendine çekti. Eskiler, gökyüzündeki düzensiz hareketinden dolayı bu kırmızı yıldızı uğursuz ya da zorba olarak görürdü: Yunanlılar onu savaş tanrısı Ares'le özdeşleştirmiş, Babilliler ona yeraltı tanrısı Nergal'in adını vermişti. Eski Çinliler için o, Ying-huo, yani ateş gezegeniydi. Kopernik'in 1543'te görünen evrenin merkezinin Dünya değil Güneş olduğunu öne sürmesinden sonra dahi Mars'ın
gökyüzündeki hareketlerinin tuhaflığı, 1609 yılında Johannes Kepler'in bütün gezegenlerin, odaklarından birinde Güneş bulunan bir elips yörüngede dolandıklarını bulmasına kadar bilinmeyen olarak kalmayı sürdürdü.

Aynı yıl Galileo bir teleskopla ilk kez Mars'ı gözlemledi. On yedinci yüzyılın ortalarına doğru teleskoplar, Mars yüzeyinde mevsimsel olarak büyüyen ve küçülen kutup buz takkelerini ve Syrtis Major -sığ bir deniz olduğu düşünülen karanlık bir alan- gibi özellikleri gösterebilecek kadar gelişmişti.

İtalyan gökbilimci Giovanni Cassini, bazı özellikleri gezegenin ekseni etrafındaki dönüşünü hesaplamaya yetecek kadar iyi gözlemleyebilmişti.

Bir Mars gününün, bizim 24 saatlik günümüzden 40 dakika daha uzun olduğu sonucuna varmış ve sadece üç dakikalık bir hata yapmıştı. Daha yakın ve daha büyük komşu gezegen Venüs'ün nüfuz edilemez bulut tabakasına karşın, Mars'ın yüzeyi, üzerinde canlıların yaşayıp yaşamadığına dair spekülasyonlara yol açacak kadar Dünya'ya benziyordu.

Kendi gezegenimizin kalın ve dinamik atmosferinin yarattığı görüş kalitesini bozma etkisinin zorlamasıyla giderek gelişen teleskoplar, Mars'a dair daha da ayrıntılı haritaların çıkarılmasını, denizlerin ve hatta genişleyip daralan buz takkeleriyle varsayılan bitki örtüsünün mevsimsel değişimler geçirdiği bataklıkların belirlenmesini olası kıldı.

Gezegenimizin gözü en keskin haritacılarından Giovanni Schiaparelli, varsayılan su kütlelerinin arasındaki doğrusal bağlantılar için İtalyanca bir kelime olan canali sözcüğünü kullanmıştı.
Bu sözcük "suyolu" olarak da çevrilebilirdi, ama "kanal" sözcüğü hem halkı, hem de özellikle 1893'te, kanalların bir Mars uygarlığından kaldığını savunan zengin Bostonlu Percival Lowell'ı daha bir cezbetti.

Lowell gökbilimine meraklı bir amatördü, ama şarlatan değildi. Arizona, Flagstaff yakınlarında bir masadağda, 2 bin metreyi aşkın bir yükseklikte ve kendi ifadesiyle "insan dumanından çok uzakta" bir gözlemevi kurdu; bu Bostonlunun teorilerinden hoşlanmayan gökbilimciler dahi yaptığı Mars çizimlerini Schiaparelli'nin çizimlerinden daha iyi bulmuştu.

Lowell, Mars'ın ölmekte olan bir gezegen olduğunu ve oldukça zeki Mars sakinlerinin gezegenlerinin giderek kuraklaşmasına karşı kutup buz takkelerinde depolanmış suyu koruyan ve dağıtan bir sulama kanalları sistemiyle savaş verdiğini öne sürmüştü.
H. G. Wells bu bakış açısını, bir bilim kurgu klasiği olan Dünyalar Savaşı'yla (1898) romanlaştırdı.

Yazar, tarafsız davranarak, Dünya'yı işgal eden çirkin mi çirkin, acımasız mı acımasız Marslılara bir nebze insansı duygu bahşetmişti. İleri teknoloji cihazlar kullanan, zekâları "ihtiyaçtan doğan acil baskıyla" bilenmiş Marslılar, uzaydan "yemyeşil bitki örtüsü, gri suları, bereketin göstergesi bulutlu atmosferi ve süzülen bulutların arasından görülen engin, kalabalık toprakları ve gemilerle dolu denizleri olan daha ılık gezegenimize" gıpta ederek bakıyordu... İzleyen yarım yüzyılda Mars, dünyaya ilişkin endişe, kaygı ve tartışmaların yansıtıldığı karanlık ikiz görevini üstlendi.

Sömürgecilik, kolektivizm ve doğal kaynakların sanayi tarafından tüketilmesi gibi döneme ait önemli konular, kendilerine, Mars'a ilişkin farklı ütopyalar dahilinde pek çok açıklama alanı buldu.

Ama Mars'taki megayaşama dair tüm hayaller 14 Temmuz 1965'te, Mariner 4'ün Mars'a 10 bin kilometre yaklaştığı uçuşunda çektiği fotoğraflarla geçmişe karıştı.

Mars'ın bu ilk dönem dijital fotoğraf makinelerine yansıyan bölümünde ne kanallar, ne kentler, ne su, ne de erozyon vardı. Mars, Dünya'dan çok Ay'a benziyordu. Bozulmamış kraterleri, yüzey koşullarının üç milyar yılı aşkın bir süredir hiç değişmediğini düşündürüyordu. "Ölmekte olan gezegen", görünen o ki çoktan ölmüştü.

Her ikisi de 1969'da fırlatılan iki Mariner uçuşu dünyaya, NASA'nın açıklamasına göre, "Mars'ın çok kraterli, kasvetli, soğuk, kuru, neredeyse havasız ve genel olarak Dünya'daki yaşam türlerine zararlı olduğunu gösteren" 57 görüntü gönderdi.

Ancak 1971'de fırlatılan Mariner 9 adlı yörünge aracı, 146 günde, dünyaya şaşırtıcı derecede çeşitli ve şiddetli bir topografyanın 7 bin fotoğrafını gönderecekti: en büyüğü yüksekliği 20 kilometreyi bulan Olympus Mons olmak üzere yanardağlar ve -Dünya'dan örneklendiğinde- New York'tan Los Angeles'a kadar uzanan bir mesafede, Valles Marineris adı verilen bir kanyonlar sistemi vardı.

Büyük sel yatakları ve damla biçimli adalar, Mars'ın geçmişindeki devasa sellerin, tahminlere göre Dünya'da yaşamın olmazsa olmazı olan su taşkınlarının kanıtıydı. 1976 yılında iki Viking uzay aracı Mars yüzeyine indi; Mars'ta yaşam olup olmadığına dair yapılan dâhiyane kimyasal deneylerde, sonuçları 21. yüzyılda hâlâ tartışılan muğlak bulgular elde edildi.

Bu arada, Mars'la coğrafi ve jeolojik yakınlığımız giderek artıyor. 1997 yılında başarıyla fırlatılan küçük yüzey aracı Sojourner'ı, 2004 yılında daha dayanıklı iki yüzey aracının, Spirit ve Opportunity'nin daha da çarpıcı zaferi izledi. Güneş enerjisinden güç alıp dört yıl kızıl gezegeni dolaşan ikiz robotların dünyaya gönderdiği eşi benzeri olmayan derecede ayrıntılı görüntüler arasında, çok eskiden denizlerin varlığını düşündüren, tortul taş olduğu açık, taşlar da vardı.
Çıplak, kızıl-kahve fotoğraflar insanı alıp Mars yüzeyine götürüyor; Spirit ve Opportunity'nin rayımsı izleri, çağlar boyunca somon pembesi bir gökyüzünün ve inci gibi parıldayan bir güneşin altında neredeyse hep aynı şekilde duran taş ve toz arasında kıvrıla büküle uzanıyor.
Bu sakin viranelik içinde, capcanlı merakımız ve sistematik kararlılığımızla yaptığımız bu baskın, insanda kahramanca hisler uyandırıyor.

Şimdi de Phoenix uzay aracı, diğerlerinden kat kat üstün karmaşık kolu, kepçesi, görüntü ve analiz cihazlarıyla bizi Mars'ın kuzey kutup bölgesindeki toz, kum ve buz yüzeyin birkaç santim altına götürüyor.

Bir başka gezegeni oluşturan maddelerin içerdiği kimyasallar, kaşık kaşık buharlaştırılıyor, sınıflandırılıyor, tanımlanıyor ve kozmik tarih dizini oluşturuluyor.

Bu arada, gezegenin çevresinde dönen üç uzay aracının en yenisi olan Mars Yörünge Kâşifi, Arizona Üniversitesi'ndeki bilgisayarlara yüzey hatlarının çarpıcı derecede canlı ve net fotoğraflarını gönderiyor.

Bu renklendirilmiş görüntülerin bazıları ilk bakışta tamamen soyut gibi görünse de, bilerek bakan gözlere çok zengin bilimsel bilgiler sunuyor. Anlaşılan o ki, ölü gezegen o kadar da ölü değilmiş: Fotoğraflara yansıyan çığ ve toz fırtınalarının yanı sıra, kutuplarda mevsimsel buharlaşmayla ortaya çıkan kuru buz, erozyona ve harekete yol açıyor.

Kumullar yer değiştiriyor; toz hortumları narin yüzeyde koyu renkli izler bırakıyor. Uzaklardan gelen bu bilgi akınlarından mikrobik veya yosunsu yaşama dair kanıt çıksın ya da çıkmasın, Mars artık bize daha da yakın bir komşu, insan algısının ulaştığı yeni bir alan. Pırıltılı ateş gezegenine ilişkin sönük ve hayali imgelerimiz, artık, akla hayale sığmayacak güzellikte yakın çekimlerden oluşan karelere ulaşmamızı sağlıyor.

John Updike'ın roman ve şiirleri, yıllardır bilime olan ilgisini yansıtıyor. Son romanının adı The Widows of Eastwick (Eastwick'in Dulları).

Nisan 1999. Eski yanardağların üstünden su buzundan bulutların süzüldüğü kızıl gezegen, Dünya'dan 80 milyon kilometreyi aşkın bir uzaklıkta dönüyor. İtalyan Giovanni Schiaparelli 19. yy sonlarında Mars'ın ilk haritalarından birini çizmiş, denizlere ad vermiş ve yüzeydeki doğrusal hatları canali sözcüğüyle tanımlamıştı. Amerikalı Percival Lowell da 1907'de gezegenin ilk fotoğraflarından birini çekmiş (ortada), bu hatların kanallar olduğuna inanarak Marslı uygarlıklar hayal etmişti. 1965'te Mariner 4 yakın çekim yaptı (sağda) -ama bu çekimde yaşam ya da sıvı sudan eser yoktu.

1976'da NASA'nın Viking yüzey araçları Mars yüzeyinin renkli görüntülerini aktarıp, toprak örnekleri aldı (üstte). Yirmi bir yıl sonra hareketli bir araç olan Sojourner Mars'a ulaştı. Bugün, Spirit ve Opportunity yüzey araçları ekvator civarında gezinirken, Mayıs 2008'de kuzey kutup ovasına paraşütle inerken üstündeki bir yörünge aracının fotoğrafladığı Phoenix (üstte, sağda), su ve buz incelemesi yapmak üzere onlara katıldı.

Dakikada yarım metre (ya da daha altında) bir hızla bir kraterden uzaklaşan Opportunity, çizdiği yolu büyük oranda insan yardımı olmaksızın belirledi. Mars'a indikten sonra yüzey araçlarına gönderilen yazılım güncellemeleri, bağımsızca engelleri tanımalarını ve onlardan uzak durmalarını olası kılıyor. Mühendisler, soğuk ve tozun ikiliyi 90 gün içinde bozacağı görüşündeydi. Ama Eylül 2008 itibariyle, yani işe koyulmalarından 57 ay sonra, her iki yüzey aracı da hâlâ gayet güzel çalışıyor.

Nasa / JPL / Cornell Üniversitesi

Yeni denebilecek -henüz bir milyon yıllık bile değil- bir krater, Mars'ın bir buçuk kilometre altına bakabilmemizi sağlıyor. Mars Yörünge Kâşifi'nden (MRO) alınan görüntülere yapılan renk eklemesi, jeologların kayaları (daha mavi) tozdan ayırt etmelerine yardımcı oluyor. MRO uçuşunun uzmanlarından Alfred McEwen, "Yörünge aracı, Mars'ın üstündeki bir gizli kamera gibi," diyor. "Verilerimiz katlanarak artıyor."

Nasa / JPL / Arizona Üniversitesi

Mars'ın dokuları, MRO'nun çektiği renklendirilmiş görüntülerde, soyut resimlerden alınmış şeritleri andırıyor. Üstten alta: Kumullarda, uçuşan toz ve karbondioksit buzu görünüyor. Russell Krateri'ndeki oluklar, kahverengi kumulun yüzeyini çizmiş. Nasıl oluştukları bilinmiyor, ama buharlaşma-yüzey sıcaklığı yükselince karbondioksit buzunun anında gaza dönüşmesi- rol oynuyor olabilir. Diğer kumulların tepesindeki koyu izler, küçük toz hortumlarının bej çökelleri aşındırdığı yerler. Güney kutbunda ise her yıl giderek genişleyen oyuklar, kuru buz
örtüsünü delik deşik etmiş. Termal kanıtlar, bu tabakanın altında bir su buzu katmanı olabileceğini düşündürüyor.

Mars'ta günbatımında, ufka mavimsi bir ışık yayılıyor. Tanıdık, ama aldatıcı bir manzara bu. Komşumuzu neredeyse tanımıyoruz bile, özellikle de o büyük soru -yaşam- söz konusu olduğunda. Cornell Üniversitesi'nden gezegen bilimleri uzmanı Jim Bell, "Mars ilk
dönemlerinde, yaşanabilir bir dünyaydı," diyor. "Ne zaman ve nerede, tam olarak bilmiyoruz. Bunu çözmek, gelecekteki keşif uçuşlarının görevi."

Nasa / JPL / Teksas A&M / Cornell Üniversitesi

Yazı: John Updike