Melih Yazgan
"Tek söyleyebileceğim sevgidir; yaşamdan öğrendiğim tek şey, bütün yolumuzun sevgi olması gerektiği ve bütün anahtarın o olduğudur."

Son günlerde moda dünyasında adını sıkça duymaya başladığımız tasarımcı Melih Yazgan, yeni bir marka olma yolunda hızla ilerliyor. 1979 doğumlu Yazgan pek çok başarılı çalışmasıyla moda dünyasında emin adımlarla ilerliyor.

Birçok sanatçıya gerek albüm imajlarında gerekse sahne kostümlerinde tasarımlarıyla yön verdi.

Tüm tasarımlarında kadınca çizgilere yer veren Melih Yazgan, kullandığı kumaşlar ve işlemelerdeki detaylarla "özel ve güzel" olduğunu hissetmek isteyen tüm kadınların ve moda severlerin karşısına çıkıyor.

Modayla serüveniniz nasıl başladı, renklerin ve desenlerin dünyasında kendi çizginizi nasıl buldunuz?

Çizim yapmaya lise yıllarında başladım. Biraz daha geçmişe gidersek annem terziydi, onunla büyüdüm; evde sürekli dikiş dikilirdi ve bu durum benim dikiş konusunda bilgilenmemi sağladı. Ama modayla ilgili bir şey yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Lisedeyken daha çok tiyatrocu olmak istiyordum. Sonra oyunculuğun bana göre olmadığını anladım ve daha çok arka planda olmayı seçtim. Bir yandan çizimler yaparken diğer yandan da modayla ilgilenen insanlarla tanışıyordum. Onların bana çok yardımı oldu. Bir yandan sanat tarihi okuyor, bir yandan da modayla ilgileniyordum.

Sonra bir gün rahmetli Ajlan Büyükburç "Bana bir elbise yapacaksın" dedi. O gün işimin başlangıç noktası oldu. İlk tasarımlarımı Ajlan Büyükburç'a yaparak başladım bu serüvene. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi, duyan diğer sanatçılar vs... Biraz sondan başlamış gibi oldum ben; bir yandan çalışıyor, diğer yandan da öğreniyordum ki hala da öğrenmeye devam ediyorum. Ve öğrenecek daha çok şey olduğuna da eminim.

İlk zamanlardaki tarzım tam olarak oturmamıştı. Nasıl bir ortama giriyorum, o insanlar neler ister hiçbirini bilmiyordum. Gün geçtikçe, çevremdeki insanlar çoğaldıkça, farklı farklı insanları tanıdıkça ve yaşadığım hayat değiştikçe çizgim de oturmaya başladı. İlk başta birçok modacıyı takip ediyordum; sonra bu takibin gerekli olmadığını, aslında kendim olmam gerektiğini düşündüm. Yaklaşık 3-4 yıldır da tamamen kendi başıma, kendi kararlarımı verip kendi tasarımlarımı yapıyorum.

Sizce modayı tutku haline getiren şey yaşadığımız yüzyılın hızlı tüketim alışkanlığı mı yoksa insanların kendilerini ifade etme arzuları mı?

İkisi de birbirine bağlı aslında. Bazı insanlar, eğer moda ve markaları bir güç olarak görüyorsa ve kendilerinde o gücü bulamıyorlarsa tabii ki o kıyafetlere sığınıp bir yer edinmeye çalışabilirler. Ama diğer yandan kişiler kendisiyle barışıksa ve mutluysa, ünlü bir markayı sadece beğendiği için alıyorsa; yer edinmek, sınıf edinmek, kendini göstermek için değil sadece beğendiği için alıyorsa orada bir sorun yoktur.

Günümüzde de zaten alışveriş merkezleri ve markalar çoğaldı, bu çok güzel ama alışveriş yapan insanların bir ürünü nasıl ve niçin aldıkları da çok önemli. Bence yeniçağ ve bundan sonraki yılların en önemli şeyi bu olmalı. Yani sadece mağazaların sunduklarıyla yetinmektense kendi içinizden de bir şeyler katmalısınız alışverişe. Kendiniz olmalısınız ki, size en çok yakışanı bulabilesiniz.

Ünlü pek çok insanın sahne kıyafetlerinde sizin imzanız var ve image maker'lıklarını da siz yapıyorsunuz. Modaya bir bütün olarak baktığınızda bize neler söyleyebilirsiniz?

Çalıştığım her sanatçının farklı tarzları oldu şimdiye kadar. Yaptığı müzikle, söylediği şarkılarla, sesiyle, müziğe nasıl bakıyor, hayata nasıl bakıyor bütün hepsini birleştirip öyle yaptım tasarımlarımı. Sıradan işler yapmamaya çalıştım. Uzun yıllar ismim çok fazla ön planda değildi ama yaptığım işler çok fazla ön plandaydı. Bu da kendi tercihimdi. Özellikle Pop Müzik'te yapılmayan birçok şeyi yaptığıma inanıyorum ki bu da zaten kayıtlarda vardır. Şimdi çok durağan olduğum bir dönemdeyim. Artık bir şeyleri ispatlama çabasında değilim, sadece geleni yaşıyorum ve hissettiklerimi yapıyorum ve zaten bana, beklediğim insanlar geliyor. Tabii ki bir proje olduğu zaman bir bütündür; yaptığın insana, çalıştığın insana bağlıdır. Ama tek şeye dikkat ediyorum yine de samimi olmasına ve o insanı yansıtmasına...

Tasarım yapmak için sizi masanızın başına oturmaya zorlayan, yaratıcılığınızı tetikleyen şeyler nelerdir?

Aslında bir sürü şey var. Bazen sadece kafamda bir elbise canlanıyor ve onu yapıyorum. Bazen de bir kumaş almışımdır, esinlenmişimdir ondan; ya bir film izlemişimdir ya da bir bayan geçmiştir yanımdan ve onu görmüşümdür. O kadın bu kıyafeti giyse çok güzel olur der, kostümü onu düşünerek tasarlarım... Kısacası etrafta yaratıcılığımızı tetikleyen pekçok şey var; görebilmek için sadece birazcık daha dikkatli bakmamız yeter.

Modayı sanata ne kadar yakın görüyorsunuz?

Bu hep soruluyor; moda sanat mıdır? Tasarıma çok özen gösterirsen buna sanat denir mi? Normal bir elbise yaparsan bu sanat değil midir?

Benim bu konuya yaklaşımım, ileride moda daha da bir sanata yönelebilir şeklinde. Şu an için hala giyim ve tüketim sektöründe ama özgür tasarımlar çıktıkça moda da sanata dönüşecektir.
Ben şu anda sanat yapıyor muyum? Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; hayır yapmıyorum. Ama ileride neden yapmayayım. Şu an için konuşmak gerekirse moda benim için sanat değil.

Giyinmek ve moda arasındaki çizgiye bakışınızı bizimle paylaşır mısınız?

Bu görmekle bakmak gibi bir şey... Biri vardır sadece örtünmek için, üşümemek ya da terlememek için giyinir; tarzını düşünmeden... Bir de sadece moda olduğu için giyinenler vardır; sanki ikisinin ortasında olmak en güzeli...

Önce bir modaya, ardından gardrobına baktıktan sonra bende şu var, bu daha iyi olur, ben bunu iyi taşıyabilirim deyip ortasını bulmak heralde en iyisi...

Giydirmeyi bir yana bırakırsak, siz ne tarz giyinmeyi seversiniz?

Ben spor giyinmeyi tercih ediyorum. Rahatıma çok düşkünüm. Beni sıkacak hiçbir kostümü giymemeye çalışıyorum. Daha çok samuray pantolon; daha keten, daha pamuklu kumaşlardan yapılmış şeyleri seviyorum. En basitinden sentetik kumaş çok giymemeye çalışıyorum. En çok sevdiğim şey gömlek. Ceket sevmiyorum, kravat sevmiyorum. Bir takım kalıplar var, o kalıpları sevemedim hiçbir zaman. Okul yıllarında da sevememiştim, şimdi de sevemiyorum.

Tasarımlarından hiç sıkılmadığınız, vitrine baktığınızda "işte bu" dediğiniz markalar var mı?

Ben daha çok marka değil de bir kostüm gördüğüm zaman "aa işte bu" diyorum ve sanki onu ben yapmışım gibi mutlu oluyorum. Bu çok ünlü bir marka da olabilir, bilinmedik bir yer de olabilir hiç fark etmez.

Daha geçenlerde bir ceket gördüm Nişantaşı'nda yürürken, sanki ben yapmışım da oraya koymuşum gibi mutlu oldum. Onun ne kadar güzel yapıldığını gördüm, yani onun tamamlanmış halinin dışında bir şey gördüğüm için çok etkilendim.

Giysi mi yoksa kostüm mü?

Ben kostüm diyorum. Çünkü kostüm, daha ciddi, daha güzel, daha özel ve daha ağır... Ben dümdüz bir elbise bile yapsam kostüm diyorum. Onu giyecek insanla oluşturuyorum kostümü. Konuşmasıyla, sen busun işte diyorum, bak gör; böyle bir ayakkabıyla, böyle bir saçla sen bir bütünsün ama elbise dümdüz bir elbise olabilir hiç önemli değil. Ben bir konsept yaratıyorum. Onun için de kostüm diyorum.

2009 ilkbahar/yaz koleksiyonunuz ile ilgili küçük ipuçları verir misiniz? Bu yaz kıyafetlerimizi hangi renkler ve desenler süsleyecek?

Yine çok büyük çiçek desenleri geliyor; yine şifonlar, ipek şifonlar... Ben bu sene daha çok pudra renklerine ve aralarda ışıltıya kaçacağım. İpek şifonlar, yavruağzı, uçuk pembe, ekrular, belki yeşiller ama hepsi de pudra renkler olacak. Yine minik çiçek desenleri ve şifonlar üzerine swarovski taşlarla işlemeler düşünüyorum. Işıltı ve tok renklerin uyumu olacak benim 2009 ilkbahar/yaz koleksiyonumda.

Kendi markasını kurmak isteyen genç modacılara tavsiyeleriniz nelerdir?

Gerçekten bu işi sevip sevmediklerini düşünsünler. Çok da kolay bir şey değil. Ama açık söyleyeyim gerçekten seviyorlarsa da önlerine hiçbir engel çıkmayacaktır. Birilerine ait olmasınlar, kendileri olsunlar; tek savunduğum şey bu. Kendi yollarını çizmeye çalışsınlar. Ben hep burnumun dikine gittim. Zorlandım ama hep ayakta kaldım. Eğer işini seviyorsan yollar mutlaka açılacaktır.

İstanbul'da nerelerde gezmekten hoşlanırsınız? Sürekli gittiğiniz mekanlar nerelerdir?

Nişantaşı... Onun dışında Rumeli Hisarı, Bebek ve Boğaz'ı çok seviyorum. Karşı tarafta da Bağdat Caddesi'nde dolaşmaktan çok keyif alırım.

Avrupa Yakası'ndaki Şahika'nın kostümlerini de siz hazırlıyordunuz. Bir dizi karakterini giydirmekle geniş kitlelere kendi çizginizi taşımak arasındaki farklılıklardan bahseder misiniz?

Şahika karakteri benim çizgimi hiç yansıtmıyor. O başlı başına bir projeydi. Geçen sene bana Şahika karakterini getirdiklerinde anlatılmıştı zaten nasıl bir çizgisinin olduğu. Ne kadar abuk bir şey yapabilirim diye düşündüm ve çok ciddi bir şekilde zorladım kendimi. Bir süre moda dergilerini karıştırdık, ne kadarı olmaz diye... O çok eğlenceli ve keyifli bir projeydi ama onu belli bir noktadan sonra da bitirmem gerekiyordu ve bitirdim.

Tasarım yaptığım kişilere gelince konuşmasıyla, kimlerle nereye, saat kaçta gideceğiyle bile ilgili yaptığım kostüm. Deseni, rengi, şekli her şeyiyle bir bütün. Benim çoğu müşterim bana gelir ve arkadaşım olarak kalır. Çünkü ben bir şekilde hayatlarına dahil oluyorum onların. Belli bir süre sonra benden sadece elbise istiyorlar; modeline bile karışmıyorlar.

Sevginin hayatınızda çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Yaşama, insanlarla ilişkilerinize ve modaya yaklaşımınızı nasıl etkiledi bu duruşunuz?

Modaya yaklaşımımı şöyle etkiledi, aslında hayata yaklaşımımı şöyle etkiledi: Sevgi olmayan yerde bulunmuyorum. Modada da sevgi olmayan yerde bulunmuyorum, kendime ait bir dünyam var, yaptığım şeylerin hepsi sevgiden geliyor. Ve tasarladığım bütün kostümleri severek yapıyorum. Müşterilerimi çok seviyorum. İçime sinmeyen hiçbir şeyi yapmamaya çalışıyorum. Tek söyleyebileceğim sevgidir, yaşamdan öğrendiğim tek şey bütün yolumuzun sevgi olması gerektiği ve bütün anahtarın o olduğu. Aynı şekilde işimde de bunu uyguluyorum. Sevmediğim bir şeyi yapmıyorum, sevmediğim modeli yapmıyorum, öyle ortamlarda da bulunmamaya çalışıyorum. Ve bence bundan sonraki yıllarda tek olması gereken şey bu.
Her sektörde sevgi.

En'leriniz...

En lezzetli yemek...
Paella.

En kışkırtıcı renk...
Renk ekru ama öyle bir kumaşta görüyorum ki o rengi; çok kışkırtıcı... Rengi kumaşından bağımsız değerlendirmek yanlış olabilir açıkçası...

En sevdiğiniz mekan...
Evim. Gerçekten en huzurlu olduğum yer.

En çok merak ettiğiniz ülke...
Hong Kong...

En yaratıcı şehir...
İstanbul kesinlikle...

En beğendiğiniz film ...
Ferzan Özpetek'in yönettiği 'Karşı Pencere' ve 'Bir Ömür Yetmez'...

Sizi en iyi ifade eden kelime...
Sevgi...

Melih Yazgan
Adres: Güzel Bahçe Sok. Özlem Apt. No: 17 D: 3 Nişantaşı/ İST.
Tel: 0212 232 01 10

melih@melihyazgan.com
www.melihyazgan.com

Röportaj: Merve Mağden