Modern çağın masal şehri kahramanlarını bekliyor...
Eğer uzun zamandır Paris'e gitmediyseniz hemen gitmelisiniz. Kendi adıma, 2 yıllık bir aradan sonra, şehre adımımı atar atmaz büyülendiğimi söyleyebilirim. Bir masal diyarında geziyormuşum gibi hissediyorum her defasında...

Paris seyahatimiz, Yunanistan'da yaşayan arkadaşlarımızla Paris'te buluşmaya karar vermemizle başladı. 7 kişi, PALAIS ROYALE'de  oturan arkadaşımızın evinde kaldık. Daha ilk günden Paris'te yaşayan arkadaşlarımızla buluşup plan yapmaya başladık. Gündüzleri herkes kendi planları doğrultusunda vakit geçiriyor, akşamları ise birlikte eğleniyorduk. Sadece ben, bir akşam Paris'te yaşayan diğer arkadaşlarımla buluşmak için bu planı aksattım.

Şimdi, ilk akşamdan başlayarak bu masal şehri anlatmak istiyorum size:

İlk akşam (Paris'e indiğim gün) hemen Philippe Starck'ın tasarladığı ve Kenzo Headquarter'larının üstünde olan 2 katlı restaurant KONG'a gittik. Gittiğinizde mutlaka siz de 2. kata, camın yanına rezervasyon yaptırın. Böylelikle bir yandan Seine Nehri manzarası karşısında büyülenirken diğer yandan Fransız-Japon mutfağı birleşiminden oluşan yemeğinizin tadını çıkarabilirsiniz.

Aynı akşam club olarak LE BARON'a gittik. Her zamanki gibi müzikler çok iyiydi ve farklı tarzlara sahip insanlar bir aradaydı. Orada eğlendikten sonra bir arkadaşımla hep adını duyduğumuz fakat bir türlü gitme fırsatı bulamadığımız CHADELLE'e uğramaya karar verdik. Buranın en önemli özelliği çift olarak gidiyorsunuz ve tercih ederseniz başka çiftlerle tanışabiliyorsunuz. Fakat biz yine -her zamanki gibi- içeri girmekten vazgeçip Le Baron'a geri döndük. Diğer arkadaşlarımızı da alıp yeni açılan VIP ROOM'a gittik. VIP ROOM'un yeni yeri; daha şık, daha iyi ve daha fazla kalabalığı bir araya toplamak için açılmış. Gece geç saatte eve dönmek yerine eğlenmeyi tercih edenler için çok doğru bir mekan burası. Ve sakın erken gitmeye kalkışmayın, boş bulabilirsiniz. Benim tavsiyem sabaha karşı 3-4 civarı...

Harika bir gecenin ardından, yeni güne New York'tan gelen arkadaşımız Stefano'yla başladık ve grup tamamlandı. Aynı gün, Şükran Bayramı olduğu için MARAIS bölgesinde olan bir Amerikan restoranına gidip Amerikan stili hindi yedik. Hindiyle birlikte içilen şaraplar ilerleyen saatlerde Espresso Martini'lere döndü. Ve yaklaşık 5 saat süren yemeğin sonunda Stefano, Zoe ve ben hızımızı alamayıp akşamüstü içkilerimizi yudumlamak için HOTEL PLAZA ATHENEE'nin barına gittik, birkaç saat de orda kaldıktan sonra hesabın üzerimizde yarattığı etkiyle evin yolunu tuttuk. Sanmayın ki gün o kadar yeme içmeyle bitti. Akşam için enerji toplamak için eve gidince herkes bir yerlere uzanıp uykuyla uyanıklık arasında tatlı bir gezinti yaptı.

Herkes tüm enerjisiyle yeniden bir araya geldikten sonra Rue Saint Honore'nin kalbinde bulunan HOTEL COSTES'un restaurantında yemek yemeye çalıştık; fakat henüz hiçbirimiz acıkmamıştık. O yüzden daha çok vodkaların tüketildiği bir yemek oldu ve haliyle bir grup çakırkeyif olarak benim Paris'teki en favori club'ım olan NEO'ya gittik. Gerçekten inanılmaz bir kalabalığın içinde bulduk kendimizi. Paris'te ne kadar güzel kadın ve ne kadar yakışıklı erkek varsa hepsi NEO'da buluşmuş gibiydi; nereye bakacağımı şaşırdığım nadir akşamlardan biri olduğunu söyleyebilirim... NEO'dan çıkınca değişiklik olsun diye PINK PARADISE Strip Club'a gidelim dedik ve sabah 5'e kadar aralıksız eğlendik.

Ertesi sabah, Paris gibi bir şehirde olup da yemek ve içmek dışında hiçbir şey yapmamış olmanın verdiği suçluluk duygusuyla müzeleri gezmeye karar verdim. İlk olarak CENTRE POMPIDOU'da olan RON ARAD sergi alanını  görmeye gittim. Arkasından da zorla bulabildiğim biletle LOUVRE'daki Picasso sergi alanına gittim ve gördüğüm her şey büyüleyiciydi. Dün gecenin ve günün verdiği yorgunlukla birçok alışveriş mağazasının bulunduğu Avenue Montaigne'de bulunan meşhur L'AVENUE'ye kahve içmeye gittim. Havanın güzel olması; dışarda oturup etrafımızdaki şık insanları izleyerek güzel bir akşamüstü geçirmemi sağladı. Görmek ve görülmek istiyorsanız mutlaka buraya gitmelisiniz.

Akşam için tekrar hazırlığa girişip kendi gurubumdan ayrıldım ve Paris'te yaşayan arkadaşlarımla Hotel Plaza Athenee'nin arkasındaki LE STRESA'ya gittim. Bu ufacık, aydınlık İtalyan restoranı son zamanların en popüler mekanlarından biri. Her masanın birbirini tanıdığı ve yemeklerin müthiş olduğu, biraz snob bir yer fakat ben bayıldım. (Bir gün önce Ashton Kutcher ve Demi Moore orada masaların üstündelermiş. Yanlış anlaşılmasın hiç de öyle masaların üstünde tepinilicek bir yer değil.) Kesinlikle ve kesinlikle mutlaka siz de gitmelisiniz. LE STRESA'nın ardından tekrar -bir gece önce gittiğimiz çok beğendiğimiz ve eğlendiğimiz- NEO'ya gittik ve artık üst üste gece çıkmalarının verdiği yorgunlukla 3'te eve döndük.

Paris'teki son gün ve gecemizde artık çılgınlıklara bir son verip sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Önce St. Germain'in artık klasikleşmiş olan CAFÉ DE FLORE'una gidip bir arkadaşımın ablasıyla güzel bir kahve eşliğinde sohbet ettim. Aslında St. Germain'i aşırı turistik buluyorum fakat her nedense bir kere uğramadan da dönemiyorum. St. Germain'in ardından tekrar MARAIS bölgesine geçip oradaki ufak tefek dükkanları gezdik, biraz alışveriş yaptık. MARAIS daha bohem ve artsistik bir bölge olduğundan o ufacık sokaklarda gezerken farklı bir şeyler bulmak çok zevkliydi. Akşam yemeği için arkadaşlarımızı davet ettiğimizden, 20 kişilik bir menü hazırlamak üzere eve döndük.

Son gecemiz; sakin, şarabın eşlik ettiği uzun ve keyifli sohbetlerle dolu bir yemek eşliğinde geçti. Sabah hepimizin dönüş uçağı erken olduğundan geceyi de vakitli bitirip Paris seyahatimizi tamamladık.

Bu masal diyarından kopup gelen şehre yolunuz düşerse size aşağıdaki yerlerden birinde kalmanızı öneririm...

Hotel Plaza Athenee
Hotel Costes
Hotel Costes K
Ritz
Four Seasons George V
Hotel Montelembert
Hotel Du Petit Moulin