Evliya Çelebi, İstanbul'un denizlerinde hüküm süren tılsımları anlatırken, Sarayburnu'ndaki
üç başlı ejderhadan söz ediyor. Tunçtan yapılma bu ejderha Akdeniz, Karadeniz ve Üsküdar'dan gelen düşman gemilerine ateş saçıp hepsini yakarmış.
Kış geceleri dolunayda kenti dolaşan cadılar, kent halkını yılanlardan ve depremlerden koruyan anıtlar, kehanetlerle dolu resimler, düşman gemilerine ateş püsküren dev heykeller... Eski İstanbul'un inanç ve söylencelere dayanan gerçeküstü hikâyeleri, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nden bugüne ulaşıyor.
Fi tarihinde hüküm sürmüş, adı gerçekle söylenceler arasında kaybolmuş imparatorlar devrinde, yedi iklimden gelmiş yetkin mimarlar, mahir mühendisler, kâhinler, yıldızbilimciler İstanbul'a toplanmıştı.
Şehir o zaman o kadar şen, şatır ve bakımlıydı ki, nice âlim, bilgi ve becerisini göstermek için sanki aralarında yarışa girmişti.
Biraraya geldiler ve İstanbul halkını yer ve gök âfetlerinden, barbarlardan, salgın hastalıklardan, yangınlardan korumak için şehrin 7 tepesine 24 tılsım kurdular.
Gelgelelim Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlığı meşru kabul etmiş olan ilk İmparatoru Constantinus (324-337), Bizans devri saltanatını başlatırken, rivayet tarihinin pagan tiranlarından kalma nice alameti yerle bir etti. Ama bunlar o kadar güzeldi ki, kimilerine de kıyamadı, yerinde bıraktı ve hatta bunlardan birinin tepesine kendisinin at üzerinde heykelini diktirdi. İşte bu sayede kimi tılsımlar günümüze kadar ayakta kalabildi.
Fatih Sultan Mehmed, Konstantinupolis'i İstanbul yapıncaya kadar şehre gelmiş ve
döndüklerinde izlenimlerini yazmış bazı seyyahlar vardı. Bunların çoğunda şehrin anıtları ve onlara dair söylencelere yer verildi. 1453'ten sonra ise, İstanbul âdeta seyyah akınına uğradı. Bu seyyahların yazdıklarıyla erken dönem anlatıları karşılaştırılınca şehrin koruyucu tılsımlarının bir bir eksildiğini ve anlamlarının da devirden devire değiştiğini görürsünüz.
İstanbul'u karış karış dolaşmış, sonra da görüp işittiklerini yazmış seyyahlardan biri de "ilk yerli turistimiz" Evliya Çelebi'ydi. Ve Evliya Çelebi de hemen her seyyah gibi bu anıtların izini sürdü.
"Seyahatname"sini kaleme aldığı 1650'li yıllar itibarıyla ve dönemin ruhuna uygun olarak ve bire bin katarak izlenimlerini anlatırken, bazen yanlış bilgiler verdiği de oldu.
Çelebi, bir Osmanlı olarak, haliyle fethettikleri medeniyeti küçümsüyordu. Bu nedenle hayran kaldığı bazı anıtları sanki "Bizans öncesi devirlerden kalma" gibi göstermişti ya da gerçekten öyle biliyordu...
İstanbul'u koruduğuna inanılan tılsımlı anıtlardan biri, bugün dahi Avratpazarı denen yerde, bin parça beyaz mermerden dört köşe bir kaide üzerinde, minareden bile yüksek, içi merdivenli bir sütundu.
40 metre yükseklikteki anıtın üzerinde Çelebi'
ye göre, "Madyanoğlu Yanko'nun İran, Horasan, Hindistan seferlerini anlatan", baştan aşağı sarmal tunçtan tasvirler vardı. En tepesinde yekpare mermerden bir loca ve bunun içinde ise peri yüzlü bir zamane güzelinin heykeli dururdu. Peri yüzlü bu tatlı cadı daima şehrin ufuklarını gözetirdi. Sınır boylarında ne zaman düşman görse korkusundan öyle tiz bir çığlık atardı ki, o an yeryüzünde ne kadar kuş varsa tünediği yerden kalkar, İstanbul'a doğru kanat çırpardı. Kuşlar heykelin üzerinde dönerken nice kere yüz binlercesi telef olup yere düşer, İstanbul halkı da alıp bunları yerdi.
Evliya Çelebi'ye göre, İmparator Konstantin döneminde peri yüzlü güzelin heykeli locadan kaldırıldı. Yerine çanlar taktılar. Ruhbanlar buna çıkıp etrafta düşman gözetir, icabında çan vururlardı...
Asırlarca bu böyle kaldı. Sonra İmparator Arcadius, bunun çevresine çekidüzen verip, tepesine de kendi heykelini diktirdi. O yüzden buna Arcadius sütunu dediler. Sonra tılsım, gücünü tamamen yitirdi. Gel zaman git zaman, nice depremlerde Arcadius'un heykeli de düşüp kırıldı...
Sütun, Sultan Ahmet devrine kadar ayakta kalmış, ancak yangınlardan, savaşlardan yorgun düşmüştü. Nihayet çevresine zarar vereceğinden korkularak 1715'te yıktırıldı. Ama beş adam boyundaki kaidesi yıkılamayıp yerinde kaldı. Vaktin ermişleri bunu da tılsımın gücüne yordular. Eğer günün birinde yolunuz Cerrahpaşa'ya düşerse, siz de apartmanlar arasında sıkışıp kalmış Arcadius sütununun kaidesini görebilirsiniz.
İkinci tılsım ki, günümüzde Çemberlitaş adı verilen Konstantin Meydanı'nda olup, kırmızı renkli zımpara taşından yapılmış, sekiz parça yuvarlak bir sütundu.
Bir kaide üzerinde, her biri üç ton ağırlığında ve üç metre çapında olan sekiz ayrı sütunun üst üste konulmasıyla ve bunların bilek kalınlığında çemberlerle birbirine bağlanmasıyla meydana gelmişti. Bu nedenle halk ona Çemberlitaş derdi.
İmparator Konstantin, 57 metre boyundaki sütunu çok beğenmiş, tepesindeki tılsımı bozup yerine Güneş Tanrısı Helios'a benzeyen kendi heykelini koydurtmuştu. Halbuki ilk yapıldığında sütunun üzerinde bir sığırcık heykeli vardı. Bu da ne zaman kıtlık çıksa bir çığlık atar, yeryüzünde ne kadar sığırcık kuşu varsa; biri gagasında, ikisi pençesinde üçer zeytinle İstanbul'a gelirdi.
1081'de bir yıldırım isabetiyle sütun yandı, üzerindeki Konstantin heykeli devrildi. Bir asır kadar harap kalan sütun, İmparator Aleksios Komnenos tarafından onarıldı ve tepesine bir haç dikildi.
Daha sonra Osmanlı döneminde büyük bir yangın geçirdi; çemberleri erimiş, mermerleri çatlamışken Sultan Mustafa tarafından tamir ettirildi.
Üçüncü tılsım, Fatih-Saraçhane başında göğe baş kaldırmış yekpare bir mermer direk üstünde duran sandukada saklıydı.
Bu sandukanın içinde, geçmiş zaman İstanbul krallarından birinin vakitsiz ölmüş, biricik kızı yatarmış. Bu yüzden halk ona Kıztaşı dermiş ki, rivayete göre bu sütunu kucaklayan kızlar asla bakire ölmezmiş. İmparator Marcianus da bu anıtı çok sevmiş ve üstüne kendi heykelini dikmiş...
Anıt, üç kademeli mermer kaidenin üzerindedir.
Günümüzde kaidenin altındaki kademeler toprak altında kalmıştır.
Kaidenin üç cephesinde birbirinin eşi olan kabartmalarda defne yapraklarından oluşmuş bir çelenk içerisinde I ve X harfleri görülür. Kaidenin dördüncü cephesinde, simetrik konumda, karşılıklı duran iki Zafer Tanrıçası Nike figüründen biri ise zaman içinde kaybolmuştur.
8,75 metre yüksekliğindeki sütunun tepesinde Roma-Korint üslubunda bir başlık yer alır. Anıt, 1894 yılında yaşanan depremde hasara uğrar. Marcianus'un heykelinin ne zaman yıkıldığı ise bilinmez.
Dördüncü tılsım, günümüzde Beyazıt Meydanı denilen yerdeydi. İmparator Theodosius tarafından yaptırılan Tauri Meydanı'ndaydı ki, Beyazıt Hamamı önünde dururdu.
Bu sütun Gezbazya adında bir kâhin tarafından şehri veba illetinden korumak amacıyla tılsımlanmıştı. Nitekim bu sütun ayakta durduğu müddetçe şehirde vebadan eser yoktu. Sonra Sultan Bayezid bunu yıktırıp taşlarıyla yerine gönül açıcı bir hamam yaptırdı. Fakat tılsımın yıkıldığı gün Sultan Bayezid'in oğlu vebadan öldü.
O günden sonra da İstanbul salgın hastalıklardan başını alamadı.
Yıkımıyla İstanbul'un başına türlü dertler açan sütundan artakalmış birkaç taşı bugün Laleli-Beyazıt arasındaki Süpürgeciler Çarşısı'nın önünde ve karşısındaki Beyazıt Hamamı'nın duvarlarında görebilirsiniz.
Beşinci tılsım, Edirnekapı yakınındaki Tekfur Sarayı'nın avlusundaydı. Siyah renkli bu sütun üzerinde tunçtan gayet korkunç bir ifrit heykeli vardı.
Bu ifrit, yılda bir kez lanet ettiği zaman ağzından düşmanları kahreden ateş saçılırdı. Kim ki bu ateşten bir kıvılcım alıp da evinde, dükkânında ocağına koyarsa, bu kişi ölünceye kadar o ateş sönmezdi.
Maalesef bu tılsımlı sütundan günümüze hiçbir iz kalmadı.
Altıncı tılsım Zeyrek'te, Pantokrator Manastırı altındaki sarnıçta saklıydı. Bu tılsım diğerlerinden farklı olarak hiçbir derde derman olmaz, ama rüyalara korku salardı. Her sene zemheri ayları kış geceleri bu sarnıçtan nice kara koncoloz cadı çıkıp şeytan arabalarına doluşur sonra seher vaktine kadar girip çıktıkları rüyalara kabuslar saçardı. Gün ağarınca yine arabalarına doluşur, sarnıca girip kaybolurlardı.
Pantokrator Sarnıcı, Osmanlı döneminden bugüne kadar depo, atölye, çöplük ve bazen de evsizlere ev oldu.
Yedinci tılsım, Ayasofya Kilisesi'nin güneyinde dört yüksek sütun üzerinde Cebrail, İsrafil, Mikail ve Azrail melek hazretlerinin heykellerindeydi. Evliya Çelebi'ye göre İstanbul'u salgın hastalıklardan ve bilhassa veremden, vebadan, koleradan koruyan dört heykelden biri doğuya, biri batıya, biri kuzeye, biri güneye yönelmiş dururdu.
Bunlardan Cebrail hazretleri yılda bir kere kanat çırparsa bolluk, bereket; yok eğer İsrafil hazretleri kanat çırparsa kıtlık olurdu. Mikail hazretleri kanat çırparsa isyan çıkar, maazallah Azrail hazretleri kanat çırpar ise veba galip gelirdi. Bu suretler Peygamber Efendimiz'in dünyaya geldiği gece meydana gelen depremde yıkılmışlardı.
Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği bu "suretler", olasılıkla, üzerinde, İmparator Konstantin'in at üstünde heykeli olan sütunun kaidesinde bulunuyordu.
Sekizinci tılsım, Yerebatan Sarayı'nın önündeki Milion adlı küçük bir sütundu ki, ilk bakışta hiçbir şeye benzetilmezdi.
Rivayete göre, Konstantin zamanında, imparatorluğun sahip olduğu her şehir ve her kaleden işaret olsun diye bir taş istendi. O zaman şehre yedi iklimden birbirinden değerli, rengârenk ve nakışlı taşlar gelmeye başladı. İmparator Konstantin, meydanda üst üste istif edilen bu taşları saydırdı.
Üç kere yüz bin çeşit taş gelmişti. Hesap ettiler ki, imparatorluk üç kere yüz bin kale ve kente malikti.
Sonra bunların dünya durdukça dursun diye, geldikleri yerin düzeni içinde hipodroma yerleştirilmesini emretti. Fakat ustalar bir türlü bir düzen tutturamadı.
Ancak Çelebi'ye göre, Ayasofya'yı yapan Ağnados'un oğlu Mimarbaşı Uryari, Milion taşını kendine kerteriz seçince işin içinden çıktı. Sırrı sabit ibret verici bir alâmetti.
Dokuzuncu tılsım, yine Sultanahmet Meydanı'nda, kırmızı renkli dört köşe yekpare taştan üstü nakışlı bir tılsımdı ki, dört köşesinde birer tunç kürsü üzerinde sabitti. Usta bir kâhin tarafından, dünya döndükçe İstanbul'un başına nelerin geleceğini, ne gibi olayların yaşanacağını gösteren resimlerle süslenip tılsımlanmıştı. Bunlara dikkatlice bakanlar Madyanoğlu Yanko'dan Fatih'in Yeniçerilerine kadar herkesi görebilirdi. Görüp de bilemediklerimiz ise, henüz yaşamadıklarımızın alâmetleriydi.
Bu tılsımın kaidesinin dört cephesinde dört resim vardır. Resimlerden birinde Evliya Çelebi'ye göre Madyanoğlu Yanko, gerçekteyse İmparator Theodosius, yüzünü doğuya, sırtını batıya vermiş bir halde tahtında oturur. Kaidenin bir başka cephesindeyse, bu sütunun 300 nefer ve bocurgat (çıkrık) marifetiyle nasıl ayağa kaldırıldığı resmedilmiştir.
Aslında bu sütunu İmparator Theodosius Mısır'dan getirip diktirmişti. Sütun, Firavun III. Tutmosis'e aitti. Ancak kaidesi Bizans devrinde yapılmıştı.
Onuncu tılsım da bir kâhin marifetiydi ki, yine Sultanahmet Meydanı'nda olup, şehri yılanlardan, akreplerden, hulasa zehirli haşere ve çiyandan korurdu.
Birbirine sarmal dolanmış, üç gövdesi, üç başı olan ejder şeklindeki tunç tılsımın iki başının ne zaman kırıldığı ve bu yüzden İstanbul'un başına ne gibi felaketler geldiği bilinmez.
Halk arasında Yılanlı Sütun namıyla tanınmış olan tılsım, Sultanahmet Camii yapılırken toprak altında kaldı, o zaman şehri haşere bastı, bunun üzerine yeniden ortaya çıkarıldı. Ama Sultan II. Selim, at üzerinde buradan geçerken, bir topuz vurunca ejderin batıya bakan kafası da koptu. O an İstanbul'un batı yakası yılan istilasına uğradı.
On birinci tılsım bir kahramanlık abidesiydi ki, 32 adam boyunda olup, kesme taşların birbiri üstüne dizilmesiyle yapıldığı için Örme Sütun diye bilinirdi.
Bu tılsım, ne zaman yılgınlık doğsa, ne zaman ahalinin ruhu daralsa kerametiyle imdada koşar, İstanbul ahalisini ferahlatırdı. Bu yüzden ki, Bizans'ın nice imparatoru ona sahip çıkmıştı.
Bizans İmparatoru Konstantinos, bu sütunu, babası I. Basileios'un savaştaki başarılarını tasvir eden kabartmalarla kaplatmıştı. Hatta mermer kaidesinde şunlar yazardı: "Konstantinos, Rodos şehrindeki dev abideyle rekabet edecek bir harika yaratmak istedi."
Ama Latin istilası sırasında işgalciler bu tunç kabartmaları söktü, eritip para bastı.
Evliya Çelebi bu saydıklarımızdan başka yedi tılsımdan daha söz eder. Bunların yedisi de (nedense) Altımermer diye bilinen mahaldedir...
Koca Mustafa Paşa-Fındıkzade arasında yer alan Altımermer'de vaktiyle yedi mermer sütun vardı.
Bunlardan birini Kavala tiranı Filiko inşa etmişti. Bunun üzerinde tunçtan bir sinek vardı ki, durmaksızın vızıldar, o sayede şehre asla sinek girmezdi.
Altı mermerin ikincisine İlahi Eflatun bir sivrisinek resmi çizmişti ki, o sayede şehre asla sivrisinek girmezdi.
Üçüncü sütuna İlahi Hipokrat bir leylek resmi yapmıştı ki, bu leylek yoluna devam edeceği yerde şehirde yuva kuran leylekleri helak ederdi.
Dördüncü sütuna İlahi Sokrat tunçtan bir horoz yapmıştı ki, bu horoz yirmi dört saatte bir ötünce şehrin bütün horozları da ötmeye başlardı. İstanbul horozları seher vaktinden başka, gafilleri uyandırmak için gece yarısı da öterdi.
Beşinci sütuna İlahi Fisagor tunçtan bir kurt yapmıştı ki, bu sayede İstanbul'un bütün koyunları çobansız meralarda vahşi kurtlarla birlikte gezerdi.
Altıncı sütuna İlahi Aristoteles bir genç adam ve bir genç kadın resmi çizmişti ki, şehirde kavgalı, dargın eşlerden biri gidip bu sütunu kucaklarsa lahza barışırdı.
Yedinci sütuna Calinus Hakîm kalaydan iki yaşlı acuze yapmıştı ki, şehirde eşinden boşanmak isteyen gidip bu sütunu kucaklarsa ayrılık olurdu.
Evliya Çelebi, İstanbul'un karalarında hüküm süren tılsımlarından başka, şehri kuşatan denizlerde hüküm süren tılsımları da anlatır ki bunlar da altı taneydi.
Birinci tılsım, Çatladıkapı'daydı. Burada uzak zaman tiranlarından Güngörmez Padişahı'
nın sarayı, sarayın bahçesindeyse, dört köşe bir sütun üzerinde tunçtan tılsımlı bir dev heykeli vardı. Ne zaman ki İstanbul'a Akdeniz tarafından düşman gemileri gelse, anılan tunç dev ateş püskürtür, bütün gemileri yakardı.
İkinci tılsım, kadim Kadırga limanında bağlı yekpare bakırdan bir gemiydi ki, zemheri kış ayında ve yılda bir gece sefere çıkardı. İstanbul'da ne kadar sihirbaz, büyücü, falcı avrat varsa hepsi bakır gemiye doluşur, sabaha dek çığlıklar atarak denizde dolaşırdı.
Hatta Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u alınca, ilk iş olarak Kadırga'ya gidip bu bakır gemiye el koymuştu.
Üçüncü tılsım, keza yine bu bakır geminin benzeri olup Tophane rıhtımında dururdu. Zemheri kış ayında ve yılda bir gece sefere çıkan gemi Karadeniz'i muhafaza ederdi. Rivayet o ki, Muâviye oğlu Yezid, Galata'yı fethedince bu gemiyi parça parça etmişti.
Dördüncü tılsım, Sarayburnu'ndaki tunçtan üç başlı bir ejderhaydı. Akdeniz'den, Karadeniz'den ve Üsküdar'dan gelen düşman gemilerine bu ejder ateş saçıp hepsini yakardı.
Beşinci tılsım yine Sarayburnu'nda, 300 yüksek direk üzerinde 360 tür deniz yaratığının şekillerinden oluşurdu.
Mesela bunlardan hamsi balığı sureti ses verse, Karadeniz'de asla hamsi balığı kalmayıp İstanbul'a gelir kıyıya vurur, bütün İstanbul halkı hamsiye doyardı.
Altıncı tılsım bolluk getirirdi. Erbain mevsiminde kırk gün kış olduğu vakit, balıklar tılsımın etkisiyle dalga olmadan kıyıya vurur, bütün İstanbul halkı bolluğa kavuşurdu.
Daha sonra bu tılsımlar Hz. Muhammed'in doğum gecesi büyük depremden yıkılmıştı...
Bugün dahi kimi izleri gündelik hayatımızda görülebilen bu inanışlar, hem Bizans hem de Osmanlı dönemlerinde İstanbul'un halkının ortak endişe, korku, coşku ve umutlarını ifade eder. Ve Evliya Çelebi tarafında günümüze taşınan bu "hurafeler", en azından atalarımızın çaresizliğe düştüklerinde, pes etmeyip nasıl yaşama sarıldıklarını göstermesi açısından hatırlanmaya değer.
Yunanlıların Perslere karşı
kazandığı zaferi simgeleyen ve Constantinus tarafından Delfi'deki Apollon
mabedinden getirilip Hipodrom'a diktirilen
Yılanlı Sütun için Evliya
Çelebi, "Şehri yılanlardan, akreplerden, çiyanlardan korurdu" diyor. Orjinalinde bulunan üç yılan başından biri günümüzde Arkeoloji
Müzesi'nde sergileniyor.
Evliya Çelebi, Konstantinu-polis'ten Avrupa'ya giden Via Egnetia'nın başlangıç noktasını işaret eden Yerebatan Sarayı girişindeki Milion Taşı'ndan da söz etmişti; "Sırrı ibret verici bir alametti" . Seyahat-name'de adı geçen tılsımlar bugün Tarihi Yarımada olarak anılan bölge ve çevresindeki denizlerde yer alıyor .
İstanbul'daki rivayetler ve inanışlar sadece Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği tılsımlardan ibaret değildi.
Ayvansaray'da yer alan ve bu fotoğrafta bir ayin
sırasında görüntülenen 1500 yıllık Meryem Ana Kilisesi'ndeki Bakire Meryem İkonu'nun da Bizans'ı
doğal afetlerden ve savaşlardan koruduğuna inanılıyordu.
Çelebi'ye göre, Fatih-Saraçhane'deki Kıztaşı'nın
üzerindeki sandukada İstanbul krallarından birinin
vakitsiz ölen kızının yattığına inanılırmış. Rivayete
göre bu sütunu kucaklayan kızlar bakire ölmezmiş.
Gerçekte, İmparator Marcianus için dikilen sütuna,
kaidesinin bir yüzündeki Zafer Tanrıçası Nike
kabartmaları nedeniyle Kıztaşı denildiği düşünülüyor.
Evliya Çeleb'nin söz ettiği tılsımlı sütunlardan biri olan Çemberlitaş, İmparator Constantinus tarafından 4. yüzyıl başlarında yaptırılmış (üstte). Kırmızı porfir taşından yaptırılan sütun onarımda .
"İstanbul'un Tılsımları" gazeteci Ümit Bayazoğlu'nun National Geographic Türkiye için kaleme aldığı ilk
makale. Murat Türemiş, National Geographic için "Haliç" ve "Boyanın Dili" makalelerini fotoğraflamıştı.
Evliya Çelebi, "Kış geceleri bu sarnıçtan cadılar çıkıp rüyalara kâbuslar saçardı" dediği Pantokrator Sarnıcı'
nın suyunun çok lezzetli olduğunu da anlatıyor.
Güç simgeleri...
Evliya Çelebi'nin "Seyahatname"sinde tılsımlarından sözünü ettiği anıtların bazıları bugün ayakta değil; yangın, deprem veya yapılaşma nedeniyle yıkılmış ya da harap durumda... Bazıları ise zamanın tahribatına meydan okuyor ve gerçek öyküleri de en az söylenceler kadar ilgi çekici.
Arcadius Sütunu, Roma döneminde Konstantinupolis'i batıya bağlayan anayol olan Via Egnetia üzerindeki Arcadius Forumu'nda (bugünkü Cerrahpaşa semti) yer alıyordu. Doğu Roma İmparatoru Arcadius tarafından gerek babası I. Theodosius gerekse kendi zaferlerini anlatmak için İS 5. yüzyıl başlarında dikilmiş olan bu sütun dört köşe bir kaide üzerinde yükseliyordu ve 35-40 metre boyundaydı. İçindeki spiral merdivenlerden tepesine çıkmak mümkündü. Dış çevresinde spiral şeklinde mermer kabartmalar yer alıyordu. Bazı tarihçiler Arcadius'un oğlu II. Theodosius'un, sütunun tepesine babasının heykelini koydurduğu ancak bu heykelin daha sonra bir fırtına nedeniyle tahrip olduğu ve 740 depremi sonucu düştüğünü belirtiyor. Osmanlı döneminde çevresine evler yapılmış olan sütun 17. yüzyılda çıkan bir yangında tahrip oldu. Ve devrilmesinden korkulduğu için 1715'te yıkılmasına karar verildi.
Çemberlitaş: Constantinus, İstanbul'u genişleyen Roma'nın ikinci başkenti olarak kabul ettiğinde, kenti yeniden yapılandırdı. Ve kentin ortası olarak kabul edilen meydana (bugünkü Çemberlitaş'a) Forum Constantini'yi yaptırdı. Bu forumun ortasına da -Mısır'daki Porfir Dağı'ndan çıkarılan- Roma'dan getirtilen kırmızı porfir taşından bir anıt diktirdi. Yuvarlak gövdelerin, kenetlerle bağlanmasıyla meydana getirilen anıtın ek yerlerindeki parçaların üst kenarına kabartma çelenk işlenmişti. Sütunun üzerinde Constantinus'un heykeli vardı. Bu heykel daha sonra bir yıldırım isabeti ile düştüğü ve mermer başlığı da parçalandığı için, Orta Bizans dönemi imparatorlarından biri sütunun tepesine mermerden basit bir tepelik yaptırarak, üzerine çepeçevre dolaşan tek satır bir kitabede adını işletti.
Zamanla yangınlardan zarar gören sütunun dağılıp yıkılmaması için çevresine çemberler takıldı ve bu nedenle Çemberlitaş adını aldı. Osmanlı döneminde sütun, kaideyi de içine alacak şekilde taştan örme bir kılıfın içine alınarak desteklendi.
Kıztaşı adı verilen Fatih Saraçhane'deki sütun, 4. yüzyılda yaşamış İmparator Marcianus için dikildi. Kare bir kaidenin üzerinde yükselen sütunun üzerinde bir başlık, onun üzerinde de Roma kartalları figürü vardı. Bunun da üzerinde Marcianus'un bronz heykeli duruyordu. Ancak artık ne kartalların izi, ne de heykel var. Anıtın kaidesinde bulunan altın yaldızlı bronz harflerden Latince yazıda, "İstanbul Valisi Tatianus tarafından İmparator Marcianus adına bu anıt dikildi" deniliyor. Sütuna, kaidesinin bir yüzünde betimlenmiş Zafer Tanrıçası Nike nedeniyle Kıztaşı denildiği düşünülüyor. Karşılıklı duran ve çelenk tutan zafer tanrıçalarının -bugün biri tamamen yok olmuş- ortasında ise Hz. İsa sembolü var. Prof.Dr. Semavi Eyice, rivayetlere konu olan asıl Kıztaşı'nın Fatih'te olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Rivayete göre Kızlıktaşı adı verilen bu anıt, bekâretini kaybeden kızların önünde eğilirmiş."
Theodosius Sütunu, I. Theodosius adına Theodosius Meydanı'na (bugünkü Beyazıt Meydanı) dikildi. Bu sütun da büyük bir kaide üzerinde minare gibi yükseliyordu ve gövdesinin dış yüzünde spiral şeklinde mermer kabartmalar vardı. Sütun, 1509 depreminde yıkıldı ve parçaları Beyazıt hamamının temelinde kullanıldı.
Pantokrator Sarnıcı, İmparator II. Ioannes Komnenos döneminde (12. yüzyıl) yapılan Pantokrator Manastırı'nın su sarnıcı idi. Günümüzde Atatürk Bulvarı'nda yer alan sarnıcın 18. yy ortalarına kadar su dolu olduğu biliniyor.
Evliya Çelebi'nin "suyu çok lezizdir" diye anlattığı sarnıç, olasılıkla 1766 depreminden sonra kurumuştu.
Ayasofya Kilisesi'nin önünde bir atlı imparator heykeli vardı. İmparator Iustinianus anıtı adı verilen ancak altta Theodosius'un adının yazılı olduğu bu heykelin, 16. yüzyıla kadar orada olduğu düşünülüyor. Eyice, Ayasofya'nın önündeki bu heykelin bölümlerinin, Topkapı Sarayı Mutfaklar Bölümü'nde Aşçılar Dairesi önünde bulunan iki ayrı anıttan birinin parçalarıyla benzerlik taşıdığı görüşünde. "Bu parçalar arasında bulunan ve İS 3.- 4. yüzyıla tarihlenen, kare yekpare mermer işlemelerin yer aldığı başlık, Ayasofya'daki atlı heykelin başlık kısmı olabilir."
Milion Taşı Yerebatan Sarayı'nın girişinde yer alıyor. Via Egnetia'nın başlangıcını gösteren "0" noktasını işaret eden taşın, günümüzde çok küçük bir bölümü ayakta.
Dikilitaş'ın gerçekte Bizans uygarlığı ile bir ilgisi yok. Eski Mısır uygarlığına ait ve Roma İmparatorluğu'nun gücünü göstermek üzere Mısır'dan gemilerle getirilip Hipodrom'a dikilmiş. Firavun III. Tutmosis'in zaferlerini anlatan hiyoroglif yazılarla bezeli yekpare granitten yontulma anıt, aslında eksik; tamamı Luxor Mabedi'nin cephesinde gösteriliyor. Anıt İmparator Theodosius döneminde Hipodrom'a taşınmış. Kaidesindeki yazıda, anıtın Grekçe ve Latince ayrı ayrı 30/32 günde mermer bir kaide üzerine dikildiği yazılı. Altına da 4 küp bronzdan ayak yapılmış. Dikilitaş, 4. yüzyıldan bu yana ayakta. Kaidesinde ayrıca İmparator Theodosius, barbarların hediyelerini kabul ederken ve ailesi ile Hipodrom'da oyunları seyrederken tasvir edilmiş.
Yılanlı Sütun, gerçekte Yunanlıların Perslere karşı kazandığı zaferi simgeliyor. İsa'dan önce Persler Anadolu'yu istila ettiğinde, Ege Denizi'nde Yunan kentleri birleşip Persler'e direnmiş. Platea'da zafer kazandıktan sonra aldıkları ganimetleri eriterek, bronz olarak döktükleri -birbirine dolanmış- 3 yılan heykelini, Yunanlıların kutsal merkezlerinden Delfi'deki Apollon Mabedi'ne -bu mabedin kahinine saygı amacıyla- dikmişler. Kaidesi halen mabedin önünde duran bu anıtı Constantinus, İstanbul'a getirip Hipodrom'a diktirmiş. Sütundaki yılan başlarının üzerinde üç ayak ve onun da üzerinde altından bir kazan olduğu, ancak Delfi'den getirildiğinde sadece yılan başlarının olduğu düşünülüyor. Yılan başlarının 18. yüzyılda koparıldığı söylense de kim tarafından koparıldığı bilinmiyor. Bu kafalardan biri 19. yüzyılda Ayasofya yakınlarında bir kazıda bulunarak, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne konmuş. Yılan gövdelerinin üzerinde Perslere karşı savaş kazanmış Yunan kentlerinin adları yazılı.
Örme Sütun, Bizans döneminde değişik ölçülerde yontulmuş taşlardan örülerek yapılmış. 32 metre boyundaki sütunun mermer kaidesinde yer alan Grekçe bir yazıtta anıt abartılı sözlerle övülüyor ve Rodos Limanı'ndaki dev Apollon heykeli ile boy ölçüşebileceği belirtiliyor. Olasılıkla 4. veya 5. yüzyıla ait örme obelisk, harap durumda iken İmparator VII. Konstantinos ve oğlu II. Romanos tarafından onarılmış. Üzerinde olduğu söylenen tunç levhalar ise bilinmeyen bir dönemde sökülmüş. Bir söylentiye göre, levhalar, IV. Haçlı Seferi'ni düzenleyen Batılı şövalyeler tarafından işgaller sırasında sökülmüş.
Evliya Çelebi'nin tılsımlarından söz ettiği İstanbul'un bu ünlü anıtlarının dışında Eyice, bir anıttan daha söz ediyor. Eyice'nin, "İstanbul'da dikilen en eski sütun" olarak adlandırdığı Gotlar Sütunu'nun, olasılıkla Gotlara karşı zafer kazanan Claudius adına (3. yüzyıl) dikildiği düşünülüyor. Sarayburnu'ndaki anıtın üzerinde Gotlara karşı kazanılmış zaferi Latince olarak anlatan bir kitabe var. Bu nedenle anıt, Zafer Tanrıçası Victoria'ya ithaf edilmiş.
Eyice, Topkapı Sarayı'nda bulunan bazı parçaların da kentin önemli anıtlarından ikisine ait olabileceği görüşünde. Bunlardan biri sarayın avlusunda bulunan porfir taşından bir obelisk parçası. Diğeri ise sarayın mutfaklarının önünde bulunan, Çemberlitaş gibi -yuvarlak gövdesinin bir kenarında kabartma çelenk olan- bir sütun gövdesi parçası ile bunun üstünde durduğu tahmin edilen korint üslubunda dev bir başlık...
İmparator Arcadius tarafından Avratpazarı'na dikilen
sütunun tepesinde peri yüzlü bir cadının yaşadığına ve şehrin ufuklarını gözleyerek halkı düşmanlardan haberdar ettiğine inanılırmış . 5. yüzyılda dikilen sütundan geriye, bugün evler arasına sıkışmış kaidesi kaldı.
Roma İmparatorluğu'nun gücünü göstermek için Mısır'dan getirilip Hipodrom'a dikilen Dikilitaş'ın üzerindeki hiyeroglifler, her ne kadar Bizans
medeniyeti ile bir ilgisi olmasa da Evliya Çelebi,
bir kâhin tarafından, dünya döndükçe İstanbul'un başına neler geleceğini gösteren resimlerle
süslenip, tılsımlandığını anlatıyor.
Yazı: Ümit Bayazoğlu
Fotoğraflar: Murat Türemiş |