Oyuncak Müzesi
Sahrayıcedid caddesinden Oyuncak Müzesi tabelalarını takip ederek, müzeye doğru ilerlerken bir müze ziyaret edeceğimi sanıyordum...

Dr. Zeki Zeren sokağına döndüğünüz anda sizi farklı bir şeylerin beklediğini anlıyorsunuz. Bembeyaz masallardan çıkmış bir köşk, masal kahramanlarıyla birlikte kapıdan hoş geldin diyerek sizi karşılıyorlar. İçeriye adım attığınızda bir terzi dükkânı karşınıza çıkıyor. İlk katı gezerken etrafınızı çocukluk arkadaşlarınız sarıyor ve zaman makinesinin dişlileri dönmeye başlıyor. Fatoş bebeğiniz, plastik oyuncaklarınız, kovboy kıyafetleriniz ve hatta Karagöz'le Hacivat da buradalar. Her bir vitrin önünde yüzünüzde farklı bir mimik yer ediyor, bazen gülümseme, bazen şaşkınlık, bazen de hüzün...

Birinci kata çıktığınızda, Titanik'te ölen yolcuların anısına 1912'de yapılan siyah renkli ilk oyuncak ayı ve bir vitrin dolusu Teddy Bear dediğimiz ayıcıklar karşılıyor. Sirk odasındaki dönme dolaplar, palyaçolar, bebek arabaları, piyanolar... Oyuncak okul, kozmetik dükkanı, pastane, eczane... içlerindeki küçük detaylarla sizleri şaşkına çeviriyor. Oyuncak istasyonlar, tüneller ve rayların kenarlarından trenlere bakan oyuncak ineklerin sergilendiği odayı gezerken, birden bir kompartımanın içinde bulacaksınız kendinizi, gerçek bir kompartıman.

Spor ve din konulu oyuncaklar, Pinokyolar, arabalar, motosikletler, oyuncak hastaneler, hemşireler müzenin 1. katında sizleri bekliyorlar.

Birinci katı gezip bitirdikten sonra, merdiven boşluğundaki "Mona Lisa" yönlendirmeleri dikkatinizi çekecek. İkinci kata vardığınızda tıpkı Louvre Müzesindeki Mona Lisa gibi, korumalı bir çerçeve içindeki dünyadaki tek Mona Lisa bebeğini göreceksiniz. Savaş sırasında yemek yiyen, arkadaşına yardım eden, postalını boyayan, siperde taarruzu bekleyen binlerce asker sizi savaşın gerçekçiliğine götürmek için hazır bekliyorlar bu katta. Tavanındaki yıldızlarla karanlık bir oda sizi bekliyor. İçeri girdikten birkaç saniye sonra, vitrin ışıkları yandığı zaman yıldızlara yolculuğunuzun başladığını anlıyorsunuz. Oyuncaklarla insanoğlunun uzaya çıkışının nasıl hayalden gerçeğe dönüştüğüne şahit oluyorsunuz. Ayrıca ünlü masal kahramanları Cinderella, Pamuk prenses, Batman... burada size merhaba demek için gülümsüyorlar.
Oyuncakların büyülü etkisi sizi yorunca, kafeteryaya inip bir şeyler içme ihtiyacı duyuyorsunuz. İndiğinizde sizi bekleyen sürprizlerin bitmediğini anlıyorsunuz. İçeri adım atar atmaz, karşınıza içindeki hayal kahramanlarıyla birlikte köşkün birebir maketi çıkıyor. Bu katın en ilginç bölümü bence içindeki bakkal. Çocukluğunuzda bakkal raflarında hafızalarımıza yer eden hemen hemen her markayı bu bakkalın raflarında görebiliyorsunuz. Artık etrafa ısındığınız için hayret dolu çığlıklar atmaktan çekinmiyorsunuz, çünkü müzeyi gezen her yetişkin sizinle aynı şaşkınlık içinde.

Tuvaletleri kullanmak için en alt kata indiğinizde artık dünyayla ilişkiniz kesiliyor, çünkü bir denizaltının içindesiniz. Çelik koridorda yürürken, etraftaki minik yuvarlak camlardan okyanusun içini görüyorsunuz.

Daha sayamadığım binlerce oyuncak, binlerce hikâye, farklı ambiyanslar... klasik bir söyleyiş vardır ya burası anlatılmaz, yaşanır. Başta da dediğim gibi, buraya gelmeden önce bir müzeyi ziyaret edeceğimi sanıyordum ama ben bir günlük de olsa çocukluğuma geri döndüm. Beyaz fırfırlı elbisemi giyip Yelda'yla, Gözde'yle evimizin arka bahçesinde evcilik, Fırat'la Emrah'la koltukların üstünde kovboyculuk oynadım...

Bu hayaller müzesinin, baş oyun kahramanı Sunay Akın'la çok keyifli bir söyleşi yaptık. Bu söyleşi sırasında hedeflerinin ve hayallerinin peşinde başarıya ulaşmış bir insanın yüzündeki gururlu gülümsemeyi gördük.

-Bize çocuk Sunay Akın'ı anlatır mısınız?

*Çocukken sokakta oynadığımda akşamları annem beni çağırırdı "Sunay çabuk eve gel, sokak çocuğu mu olacaksın?". "Sokak çocuğu olmak!", ne güzel bir şey olmalı diye düşünürdüm ve sokak çocuğu olmak isterdim.

Benim için büyük özgürlüğü elinden alınmış çocuktur. Ben özgürlüğümü kimselere vermedim halen çocuğum. Arkadaşlarım eski fotoğraflarını gösterdiklerinde bak bu benim çocukluğum diye gösteriyorlar. Fark ettim ki ben böyle demiyorum, çünkü o fotoğraftaki benim şimdiki halim, değişmedim ki! Hayallerimi düşlerimi hep korudum, hiç yıpratmadım.

-Çocukken oyuncaklara doyamadınız mı?

*Hiçbir zaman. Bir şeyi fark ettim, birçok ünlü şair ve yazarın müze evlerini gezdim hepsinde yazarların sergilenen kitaplarının yanında en az onlar kadar oyuncakları da sergileniyordu. Oyuncaklar hayallerin sözcükleridir. Nasıl sözcükler şiirleri, hikâyeleri ortaya çıkartıyorlarsa, hayallerin sözcükleri de oyuncaklardır. Bu yüzden oyuncak müzeleri edebi metinlerdir, tabi okumasını bilene!

-Bizlerle paylaştığınız bu oyuncaklar çok kolay paylaşılacak bir şey değil. Çocukken de paylaşımcı mıydınız?

*Hem de nasıl. Biz her hafta ailecek sinemaya gitme imkânı olan bir aileydik. Cumartesileri bir filmi izlemeye gittiğim zaman, nasıl izlerdim biliyor musunuz? Bilirdim ki mahallede o filmi izleme şansı olmayan arkadaşlarım var. Onlara bu filmi Pazar günü nasıl anlatabilirim diye izlerdim. Eve döndüğümüzde heyecandan uyuyamazdım, sahneleri düşünürdüm neyi nasıl anlatayım diye. Ertesi günü arkadaşlarımı toplar, başlardım filmi anlatmaya. O filmi yaşatırdım. Burada topladığım antika oyuncaklarla da toplumları aydınlatmayı amaçlıyorum.

-Müzecilik çok pahalı bir iş. Özellikle buradaki birçok oyuncak açık arttırmalar sonucu elde edilmiş. Türkiye'de de özel müzelerin çoğu belli başlı çok zengin sanayici ailelere ait. Sunay Akın da bu kadar zengin mi?

*Benim hisse senetlerim yok, hissi senedim çok. Ben hepsinden zenginim. Bir de işin şöyle bir boyutu var, bu müzeyi ben kurmadım. Çünkü benim kitaplarımı alanlar, gösterilerime gelenler, beni konuşmacı olarak davet edenler bunun karşılığında bir para ödediler. Benim sanatçı emeğimin karşılığı olan paraların tek bir kuruşuna dokunmadan bu paraların tümüyle hep oyuncak aldım ve halen de alıyorum. Bu müzeyi biz kurduk, ben sadece o insanlara bir sürpriz yaptım. Dedim ki sevginiz, beni tercih etmenizin onuru bana yeter. Ödediğiniz paraysa müzenin.

-En çok hangi yaş grubu müzeyi geziyor?

*2'den 72'ye herkes geliyor.

-Hangisinin tepkileri daha fazla oluyor.

Herkesin şaşkınlığı kendine göre farklı. Çocuklar oyuncağı kendi dünyalarına ait bir şey sanıyorlar, burada oyuncakları sergilenirken görmek onları şaşırtıyor. Büyüklere gelince onlar sünger avcıları gibi vurgun yiyorlar. Çocuklar anne babalarının da bir dönem çocuk olduğunun farkına varıyorlar. Aileler burada ortak bir şeyler paylaşmış oluyorlar.

-Bu müzeyle beraber çocuklara ne vermeyi amaçlıyorsunuz, günümüz çocukları buradaki oyuncaklardan anlıyorlar mı?

*Çok etkileniyorlar. Bakın müze bir toplum için çok önemlidir. Müzesi olan toplumlarda demokrasi vardır. Medeniyetler Amerika tankıyla topuyla güçlenmedi, Amerika'da 18.000 müze vardır. Bir Alman hayatında her gün müzeye giderse ömrünün 16 yılı sadece müze gezmekle geçer. Şimdi anlıyor musunuz medeniyetin temelinin ne olduğunu, nereden beslendiğini? İstanbul'da yaklaşık 40 tane müze var.

-Müzecilik çok ciddi bilgi birikimi gerektiren bir konu. Müzeyi kurarken kimden destek aldınız?

*Ben dünyanın çeşitli yerlerinde yüzlerce müze gezdim. Benim en mutlu olduğum yerlerdir müzeler, hiç çıkmak istemem. Müze kurmak için gerekli okul müzelerdir. Tamamen kendi düşüncem ve gözlemlerimle oluşturdum. Bütün müzeleri toplayıp kendime bir çıta yaptım ve ben bu çıtanın üzerinden atlayacağım diye kendime hedef koydum. Ben müzeyi Ayhan Doğan'la beraber kurdum. Kendisi sahne tasarımcısıdır. Bir iç mimar çok güzel dolaplar, aydınlatmalar yapar. Ama burası oyuncak müzesi, burada her oda bir oyun sahnesi.

-Burayı kurarken devletten nasıl bir destek aldınız?

*Ne yazık ki çok ağır vergiler ödüyorum. Elektriği, suyu, doğalgazı devlet bana işyeri gibi satıyor. Ama bu konuda onları suçlayamıyorum, çünkü sivil müzecilik anlayışı yok bizde. Vakıfçılık var biz de. Bana da vakıf olmamı söylüyorlar. Hayır, bu ülkede müzecilik yapmak isteyen birisi Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne mi gitmeli yoksa Kültür Bakanlığı müzeciliği mi öğrenmeli?! Bereket versin ki çok aydın bir müzeler genel müdürümüz Orhan Düzgün var. O bize çok yardımcı oluyor. Satrançtaki gibi sabırla hamle hamle ilerliyoruz. Bu arada da bedelini ödüyoruz. Aslında bu konuyu çözmek için maliye ve kültür bakanlığının bir araya gelip bu konuyu çözmesi gerekiyor.

-Dünya çapında bir müzeyi kendi başınıza kurdunuz, devletin maddi anlamda desteği yok.

*Peki, tanıtım anlamda desteği var mı?

Kadıköy belediyesi, Müzeler Genel Müdürlüğü ve İstanbul Turizm atölyesi bizi çok destekliyorlar. Ama maddi anlamdaki sorunlarımıza bir şey yapamıyorlar.

İstanbul Turizm Atölyesinden Tülin Ersöz, ben kendisinden yardım talep etmeden, bizi destekledi. Yurt dışında katıldıkları turizm fuarlarında dağıttıkları kitapçıklara müzemizi de ekledi. Önemli olan bu destekçilerin sayılarını arttırmak.

-Allah korusun ama size bir şey olduğunda müzeyi kim devam ettirecek? Masraflarını kim karşılayacak?

*Buradaki bütün her şey arkeoloji müzesine bağışlandı. Burayı devam ettirecek insanlar var hiç merak etmeyin. Adını ve yüzünü bile bilmediğim bir sürü kardeşim var. Benim bu mirasım onlara.

-Bizler nasıl katkıda bulunabiliriz müzeye?

*Gelerek.

-Ama bir kere gelmeyle ne olur ki!

*Tekrar gelerek. Çünkü burada sergilenenler her 3 ayda bir değişiyor. Ciddi bir arşivimiz var, yaşayan bir müzeyiz biz. Faber Castle, Jotun Boya, Aviva Sigorta bizden bir talep gelmeden bize yardım eden oyun arkadaşlarımız. Bu müzenin bir sürü ihtiyacı var, o yüzden insanların bize yardım edebileceği çok konu var.

-Müzeyi, başka şehirlere, gezici müze olarak götürmeyi düşünüyor musunuz?

*Çok istiyorum, bu konuda ISUZI bizim oyun arkadaşımızdı. Ama yaşanan kriz yüzünden bu planı şimdilik askıya aldık, ama hayata geçireceğiz.

-Şimdiki çocukların oyuncakları için ne düşünüyorsunuz?

*Çok üzülüyorum, çünkü bizler oynadığımız oyunlarda başrol oyuncusuyduk, yönetmeniydik. Ama şimdikiler oynadıkları bilgisayar oyunlarında, figüran olmaktan öteye gidemiyorlar.

-Sizce bunun ilerideki etkileri ne olur, oyuncaklar bir Sunay Akın yarattı, bilgisayar oyunları kimleri yaratacak?

*Çok ileriye gitmeye gerek yok, şimdiden bu oyunlar kendi katillerini yaratmaya başladı. Almanya'daki çocuğun okula girip arkadaşlarını öldürmesi sanırım durumu özetliyor.

Yazı: Esen Soydan