Yaz Aylarında Avrupa Başkentleri
Nihayet yaz tatilim başladı! Aylardır yaptığım planlar, teker teker gerçeğe dönüşüyor. NY'den İstanbul'a bir günlük dinlenme sonrası, bu yaz Beirut'da evlenecek yakın arkadaşım Dalia'nın bekarlığa veda partisi icin Paris'e gittim.

Paris'in yazın favori tatil mekanım olmamasına rağmen, bu son gezi, fikrimi değiştirmeme neden oldu.

12 kız arkadaş, Bachelorette dolaylarında dolu dolu 3 gün geçirdik. Daha once Paris'i size yazmistim. Fakat şimdi yazın Paris'e gitmeyi düşünenlere 1-2 farklı yer önermek istiyorum.
Bunlardan ilki; Saut de Loup. Musee des arts decoratifs'in arka bahçesinde bulunan restaurant, Louvre manzarasıyla konuklarına rüya gibi bir akşam sunuyor. Mekanın yemekleri çok başarılı olmasa da, erken saatlerde başlayan canlı müziğin, yerini ilerleyen saatlerde dj'lere bırakarak mekanın bir club ortamına dönüşmesi benim tercih sebebim oldu. Ayrıca ortamın yakışıklı erkekler ve dünya güzeli kizlarla dolması, burayı benim ideal yaz mekanıma dönüştürdü.

Sizlere önereceğim bir diğer yer ise Bagatelle. St. Germaine'den yaklasik 20-25 dakika uzakliktaki "Jardin de Bagatelle'in" yanında bulunan bu restaurant club karışımı mekan da diğeri gibi açıkhavada bulunmakta. Buraya erken gidip, girişte de 30 euro öderseniz açık büfeden faydalanabilirsiniz. Masa için mutlaka iki yerde de önceden rezervasyon yaptırın. Çünkü ikisi de çok kalabalık oluyor. Burada o kadar güzel saatler geçirdim ki, sabahın 5'inde Bagatelle'den beni zar zor çıkartabildiler. Akşamdan kalma olmama rağmen ertesi gün kızlarla öğle yemeği icin George'a gittim. Marais bölgesinde bulunan Centre Pompidou müzesinin en üst katındaki restaurant, yaz aylarında açıkhavaya koyduğu masalarıyla çok keyifli oldu. Buradan Paris'in göz alıcı manzarasına dalıp, güzel bir yemek yiyebilir, sonrasında müzeyi gezebilirsiniz.

Gezimin sonraki bölümünde, Çesme'de birkaç gün geçirip, tarihi yapısını halen korumakta olan Berlin'e uctum. Hatırlarsanız sizlere Berlin'i de yazmıştım. Aslında diğer Avrupa şehirlerinden farklı olduğundan çok tercih edilen bir tatil yeri değildir. Fakat ben bu şehri çok seviyorum. Mimarisi ve müzeleri dışında, buradaki insanların rahat ve sıcakkanlı olmaları, bana kendimi hiç turist gibi hissettirmiyor. Berlin'e en son 2 sene önce Alex diye bir arkadaşımla gelmiştim.

Bu sefer yine Alex'le gelmeye karar verdik ve ikimiz Berlin'i alt üst ederek burada dolaşmadığımız yer bırakmadık. Berlin'e yolunuz düşerse, aksam yemeği icin BOCCA di BACCO'yu ve GRILL ROYAL'i öneriyorum.

Gece kulübü olarak da FELIX ve WEEK-END hala çok trendy. Sonrasında, Akdeniz'den esen ılık yaz rüzgarlarının da etkisiyle, New York'da yasayan Yunan arkadaşım Stefano ile Barcelona'ya geçtim. Otele vardığım anda gördügüm manzara; bir gece önce Atina'da sabahladığı için ,bitkin bir sekilde yatan Stefano'ydu.

Ben de otelin havuzunda güneşlenip, onun kendine gelmesini bekledikten sonra, akşamüstü sehrin en meşhur tapas restaurantlarından biri olan Cerveceria Catalana'ya yemeğe gittik. Akabinde akşam yemeği için Agua'ya gectik. Agua ve diğer birçok restaurant, deniz kenarında olduğu için yaz aylarında herkes, akşamları buraya akın ediyor.

Ertesi sabah gayet enerjik ve sağlıklı bir şekilde uyanıp, Barcelona'nın kültürel nimetlerinden faydanlanmaya başladık. Barcelona'ya gelince Gaudi'nin binalarını ve meşhur Sagrada Familia kilisesini gezmemek olmaz. Daha önce buraya çok gelmeme rağmen, Stefano'nun ilk gelişi olduğundan ona rehberlik edip, önce onu La Pedrera'ya götürdum.

1980'lere kadar apartman olarak kullanılan bina, 1980'lerin başında tarihi miras ilan edilerek ziyaretçilere açılmış. Bu yapılar bana o kadar enteresan geldi ki bir an Gaudi'nin bilinçaltına girip, bu binaları çizerken neler düşündüğünü bilmek istedim.

Yapımı 1882'de başlayan ve bugün hala devam etmekte olan Sagrada Familia beni yine hayretler içinde bıraktı. 1923'de ölen Gaudi'nin çizimlerinden yola çıkan 300'e yakın mimar, bugün hala bu bina üzerinde çalışıyor. Hedefleri 2010'da kilisenin iç kısmını bitirip ayinlere başlayabilmek.

Kilise, kulelerine daracık merdivenlerle ulasılabilir sekilde tasarlanmış. Buradan sonra rotamızı Born bölgesinde olan Picasso Müzesi'ne çevirdik. Bu bölge tıpkı New York'un West Village'i, Paris'in Marais'si ve İstanbul'un Tünel'i gibi daha bohem bir yer. Burası ufacık sokakları, modern dükkanları ve farklı butikleriyle dikkat çekiyor.

Picasso müzesinde, daha önce adını duymadığım, fakat sergisini gezdikten sonra kendisine hayran kaldığım Alman artist Kees Van Dongen sergisini de görüp, günün ilk yemeği olarak Ciudad Condal'e tapas atıştırmaya gittik.

Akşam, Barcelona'da yaşayan arkadaşlarımdan Barbara'yla yemek sözümüz olduğundan, otele dönüp hazırlandıktan sonra Hotel Arts'ın içindeki Arola Restaurant'a gittik. Burası gayet şık ve elegan bir yer olmakla birlikte, Hotel Arts da deniz kenarında bulunduğundan yazın kalmak için ideal. Ama biz, önceki gibi yine Hotel Omm'u tercih ettik.

Bu otelin bütün butiklere ve tarihi mekanlara olan yakınlığı, hem deniz kenarına 10 dakika mesafede, hem de şehir merkezinde oluşu, burayı Barcelona'da kalınacak en doğru adres yapıyor.

Arola Restaurant'a geri dönersek, burada yediğimiz enfes yemek sonrasında havuz kenarında bir drink alıp, bütün restaurant ve club'ların yan yana dizildiği Passeig Maritime kısmına gittik. Geceye Shoko'da başlayıp, oradan Opium Mar'a geçtik. Kapıdaki güvenlik görevlisine kafadan bir isim atıp "Alexander'in misafirleriyiz, bizim icin masa ayırttı" dememizle kendimizi VIP'de bir şişe votkayla bulduk. Burada ya gerçekten Alexander diye biri vardı ya da biz çok iyi numara yaptık. Sonuç olarak, gece boyunca eğlenip sabah 5'de otel odasına room service ısmarlayarak akşamı etmiş olduk.

Üçüncü gün, paella krizim tuttuğundan öğle yemeği icin 7 Portes'e gittik. Yemek sonrası ben ve Barbara sokaklarda biraz gezindik ve yeni tattoo yaptırmaya karar verdiğimden, kendimi aksamüstü beşinci dövmemi yaptırmak üzere Tattoo Shop'da buldum. O işi de halledip akşam yemeğine yine Barcelona'da yasayan başka bir arkadaşımın daveti üzerine Opium Mar'a gittik. Gecenin sonunda Stefano, Barbara, ben ve diğer arkadaşım, alkolün etkisiyle kendimizi denize attık ve sırılsıklam kıyafetlerimizle dağılmış bir şekilde otele döndük.

Odaya dönüp acilen yıkandıktan sonra ertesi gün havuzda güneşlenme hayaliyle uyuyakaldım. Ertesi günü sakin geçirdikten sonra akşamüstü Passeig de Gracia'da sağlı sollu dizilmiş mağazaları gezdik.

BORN'da verilen keyifli bir kahve molasından sonra, akşam yemeğine Barcelona'nın daha salaş ve basit, ama muhteşem paella yapılan Salamanca Silvestre'ye gittik. Burası turistlerin pek bildiği bir yer değil.Kibar garsonlar ve şık bir ortam da beklemeyin ama en lezzetli yemekleri kesinlikle burada yiyeceksiniz.

Pazar günü meşhur Park Guell'e, Gaudi'nin eserlerinden biraz daha nasiplenmeye gittim. Parkta tam bir turist edasında gezinip, biraz da tutkunu olduğum şu TWILIGHT serisinin son kitabı olan "Breaking Dawn"ı, Gaudi heykelleri eşliğinde okudum. Eğer siz de Barcelona'ya gelirseniz buranın tadını çıkarmak için 3-4 gün yeterli olacaktır. Fakat İspanya'ya kadar gelmişken, başka yerlere de uğramak isterseniz, yazın Madrid'i atlayın. Çünkü aşırı sıcak canınızı sıkabilir. Onun yerine kuzeyde San Sebastian, güneyde ise Marbella veya Formentera'yı ikinci bir lokasyon olarak size öneriyorum. Bu aylık benden bu kadar. Gelecek ay görüşmek üzere, hepinize mutlu tatiller!

Yazı: Ayşegül Demir