Büyük Sanatçıların Büyük Gizemleri
Hepimizin günlük hayatta karşısına çıkan, bilgisayarınızın masaüstü resmi olan veya duvarlarımızda posterleri olan, tişörtlere basılan, ilk aklınıza gelen resimler... Büyük ustaların, başyapıtları... Leonardo'dan Warhol'a kadar hepsi sanat tarihinde dönüm noktası yarattılar. Hepsinin ayrı bir hikâyesi var, kimisi hatalarla dolu, kimisinin gizemi hala çözülemedi.
Sanat eserlerine farklı bir açıdan bakmanızı sağlayacak olan bu yazı, asla sanatı veya sanatçıyı eleştirme amacı gütmüyor. Aksine, bu satırlarda sanatın doğuşuna sebep olan kaosu görüp, yaratmanın ne kadar güçlü bir içgüdü olduğuna şahit olabilir ve o eserlerle tekrardan karşılaştığınızda yeni bir bağ kurabilirsiniz. Belki de bir daha müze turunuzda, dostlarınızı gülümsetecek yeni anekdotlar bulacaksınız.



GÜZEL Mİ? UCUBE Mİ?
Sandro BOTTİCELLİ, "Venüs'ün Doğuşu", 1486

Hepimizi etkileyen güzellikteki bu resim, bir o kadar da masum bir ifadeye sahiptir. 15. yüzyıl Floransa'nın Antik Yunan klasisizmine hayranlık duyduğu bir dönemde, Platon'nun felsefesinden etkilenerek Botticelli'nin ürettiği bu resim, mitolojik konusuna rağmen Rönesans'ın kompozisyon anlayışını taşıyordu. Aşk tanrıçası Venüs, denizköpüklerinden henüz doğmuş, deniz kabuğunun üstünde daha toprağa ayak basmamıştır. Rüzgârı temsil eden figürler, onu toprak ananın kucağına iterken, tanrıçanın doğuşunu başından aşağı çiçekler atarak kutlamaktadırlar. Mevsim tanrıçalarından olan Haroe'lerden biri elindeki çiçekli pelerinle tanrıçayı giydirecekken resmedilmiştir. Felsefi açıdan, Venüs güzelliği temsil eder, felsefede güzellik gerçekliktir. Buna bağlı olarak eser, gerçekliğin dünyaya gelişini sembolik bir biçimde anlatmaktadır. Belki de sanatçı, sadece aşkın kutsallığını ve kadın güzelliğine duyduğu saygıyı gözler önüne sermek istemiştir. Sizce hangisi?...

İnsan üzerinde büyüleyici bir etki yaratan bu eserin kahramanı olan Venüs'e dikkatlice baktığınızda, oranlarıyla güzelden çok bir ucube olduğunu göreceksiniz. Evet, yüzü o kadar güzel ve teni o kadar kusursuz ki, insanın gözü başka bir şey görmüyor. Ama zavallı Venüs'ümüzün, kürek kemiği ve göğüs kafesi yok, sol kolu tuhaf bir şekilde uzanıyor.

Göğüsleri kusursuz yuvarlıkta ama bedenine göre çok küçük, göbek deliği de çok yüksekte. Boynu olağanüstü uzun ve duruşu o kadar garip ki birazdan okyanusa düşecek gibi, yine de göz alıcı ve zarif.



ÇOCUKLUK ANISI CANLANINCA
Leonardo da VİNCİ, " Aziz Anna, Bakire Meryem ve Çocuk İsa", 1510

Leonardo'nun sırlarının sonu gelecek gibi değil. Hala eserleri üzerinde çalışmalar sürdürülüyor. Mona Lisa hepimizin bildiği en ünlü eseri, hakkındaki söylentiler oldukça fazla. Hepimizin az çok duyduğu bu hikâyelere değinmeyeceğim. "Aziz Anna, Bakire Meryem ve Çocuk İsa" adlı tablo, Mona Lisa kadar ünlü olmasa da, resmin detayları bir o kadar ilginç. İlk baktığınızda, Rönesans'ın dönem üsluplarını yansıtan, dini konulu, klasik üçgen kompozisyonlu normal bir resim olduğunu görür ve hiçbir şeyi yadırgamazsınız. Resmi farklı kılan yanı detaylarıdır. Uzmanlar, Leonardo'nun bu resimde kendini, çocuk İsa ile özdeşleştirdiğini düşünmektedirler. Bu görüş, sanatçı yıllarca özenle yazdığı defterlerinde değindiği bir anıdan beslenmektedir.

Leonardo yazdığı satırlarda, "küçükken beşikte yatıyordum, akbabanın biri yukarıdan inerek geldi, kuyruğuyla ağzımı açtı, kuyruğunu birkaç kez dudaklarıma değdirip çekti" şeklinde nir çocukluk anısından bahseder. İlk başta sıradan bir rüya gibi gözüken bu anı, Freudyen bir bakış açısıyla incelendiğinde farklı anlamlar taşıdığı görülür. Kuyruk, yani coda erkek cinsel organının en yaygın sembollerinden biridir. Leonardo'nun anısında bahsettiği kuyruğun ağzına girip çıkması, bilinçaltındaki cinsel eylemi temsil etmektedir. Şimdi, bu anıyla resmin ne ilgisi var diye aklınızdan geçiriyor olabilirsiniz, eğer esere dikkatlice bakarsanız, çocuk İsa'ya doğru uzanan Meryem'in, kıyafetinin bir parçasını oluşturan mavi kumaşın konturlarını takip ettiğinizde, bir akbabanın resmin tam merkezinde boylu boyunca uzandığını göreceksiniz. Meryem'in omzunu örten mavi örtü, akbabanın kuyruğunu oluşturmaktadır ve kuyruğun ucu, çocuk İsa'nın dudak hizasına denk gelmektedir. Sanatçı, bu eserde adeta rüyasını resmetmiştir.

Öte yandan resmin diğer bir ilginç yanı ise Aziz Anna ve Meryem'in sanki tek bir vücuttan çıkıyormuşçasına resmedilmiş olmasıdır. Bu noktada, Leonardo'nun karmaşık çocukluğu tekrar devreye girer. Farklı sınıflardan gelen anne ve babanın çocuğu olan Leonardo, gayrimeşru olarak dünyaya gelmiştir. Babasının ailesinin asla onaylamadığı bu ilişkiden doğan Leonardo, bebekliğinden sonra babasının yanına üvey annesi ve babaannesi tarafından büyütülmüştür. Bu durumun Leonardo tarafından farklı algılandığı, resimde kendini göstermiştir. "Anne" kavramı onun için iki kadını temsil etmektedir ve bu sebepten ötürü iki kadını tek bir vücut gibi göstermiştir.



HAYAL GÜCÜNÜN REALİSTLİĞİ
Albrecht DÜRER, " Gergedan", 1515

Alman sanatçı Dürer, 16. yüzyılın Avrupa'sında sanatı Almanya'da var eden kişi olarak tarih sayfalarına geçti. Dönemin sanat anlayışında yağlıboya ön plandayken, o suluboyada ustalığını kanıtladı. Yağlıboya resimlerin yapımı yıllar boyu sürüp sadece belli bir kesime hitap ederken, o tahta baskı tekniğiyle gravürler yaptı ve sanatı daha geniş kitlelere yaydı. Dürer, birçok ilke daha imza attı, bunlardan biri de kendi markasını yani logosunu yaratmasıydı. İsminin baş harflerinde oluşan logosu, tüm resim ve baskılarında okunabiliyordu. Sanatçının resim üslubunda en dikkat çekici özellik -ki kullandığı teknikler göz önüne alındığında zor olanı başardı- resmettiği unsurlarda yakaladığı gerçekçilik ve detayları titizlikle yansıtmasıydı.
Dürer'in en kalıcı eserleri, genellikle eskiz diyebileceğimiz kadar basit olanlarıdır. Örneğin suluboya ile yaptığı bir tavşan, özenli mihrap sahnelerinde çok daha popülerdir. Bunun gibi, bir gergedanı resmettiği tahta baskısı oldukça ilgi çekmiştir.

Sanatçı, benekli ve zırhlı gergedanını, hayvanı bir kez bile görmeden yaratmıştı. Gravürüne, Lizbon'a yerleşmiş bir iş adamının Nüremberg'deki bir arkadaşına gönderdiği yazılı tanım ve eskizi temel almıştı. Bugün Dürer'in, hayvanın anatomisini resmedişinin gerçeğe uymayan birçok yanı oluğunu bilsek de, resim 18. yüzyıla kadar gerçekçi kabul edilmişti.



CARİYE'NIN UZUN OMURLUSU MAKBÜLDÜR
Jean Auguste Dominique INGRES, "Büyük Odalık", 1814

Bugün Louvre Müzesi'nde bulunan Ingres'in "Büyük Odalık" adlı tablosu -Büyük Odalık diyoruz çünkü sanatçının başka Odalık tabloları da vardır- sanat tarihinde Oryantalizm akımının en önemli eserlerinden biri olarak görülmektedir. Seyahat olanaklarının gelişmesi ve Yeni Dünya'nın keşfiyle birlikte Doğu ve egzotik olan her şey Batılılar fazlasıyla cezp eder bir hal almıştı. Osmanlı'nın kulaktan kulağa duyulan saray hayatı ve ihtişamı, dönemin sanatçılarını heyecanlandırdı. Birçoğu hiç Osmanlı topraklarını ziyaret etmemiş ya da bu topraklara gelmiş olsalar bile hiçbir zaman saraya özellikle de hareme girmemişlerdi. Fakat, bir çok kadının bir arada padişah için yaşadığı harem, Batılı erkeklerin hayal güçlerinde yeni fanteziler yarattı. Onlar için harem, birbirinden güzel kadınların sadece zevk, sefa ve şehvet dolu anlar için yaşadıkları yerdi.

Ingres için de durum bundan farksızdı, sanatçı yaptığı harem tablolarında, ipek, brokar gibi gösterişli kumaşların üzerlerinde yatan heykelsi tenli, yuvarlak hatlı güzel kadınları ya köleler onlara hizmet ederken ya da hamamda yıkanırken ama tüm detaylarda "Doğulu" olmalarının altını çizerek yansıtmıştı.

Sanatçı, resmini adeta erkekler için yapmıştı. Tablonun karşısına geçip baktığınızda; sizin için bedenini sunmuş cariye, izlenilmekten rahatsız olmadığını bakışlarını üzerinize yönlendirerek ifade etmektedir. Etkileyici bir havası olan resimde, yatay ve izleyiciye arkasını dönmüş bir cariye bozuk bir oranla çizilmiştir. Resimde kadının küçük bir kafası, biçimsiz kol ve bacakları vardı. Esere dikkatlice baktığımızda, cariyenin sırtının olağandışı bir uzunlukta olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalar, cariyenin omurgasının normal bir kadına göre beş fazla omurdan oluştuğunu gösterdi. Ayrıca, kadının sol kolu, sağ kolundan kısaydı ve sol bacağı kalçasından değil de başka bir yerden çıkıyormuş izlenimi veriyordu.

Eser, 1819'daki Paris Salon Sergisi'nde duvardaki yerini aldığında hem çok beğenildi hem de çok eleştiri aldı. Hiçbir zaman Ingres'in bu tabloyu yaparken, gerçekçilikten ziyade estetik bir kaygı güdüp, kadının vücudunda bilinçli deformasyonlar mı yaptı yoksa anatomik hatalarını göz ardı etmek mi istedi bilemeyeceğiz. Ama sanatçının bir modelden faydalanmak yerine Giorgione tarafından çizilmiş Uyuyan Venüs ve Titian'ın Urbino Venüsü'nü ilham aldığı açıktır.



Sanat tarihinin hemen hemen her döneminde, sanatçıların enteresan hayatlarına, eserlerine sakladıkları gizemlere rastlayabiliyoruz. Yukarıda bahsi geçen isimler ve eserler bunlardan sadece bir kaçı... Sanatın en güzel özelliklerinden biri de insanı sürekli şaşırtabilir olması.

Sadece birkaç esere değinirken bile binlerce detayla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bugün sanatçılarından eski ustalara kadar her eserin, ayrı bir yaratım süreci, hepsinin ayrı bir yaşanmışlığı yansıtmış olduğunu görüyoruz. Kimisi ortak belleğimize hitap ediyor, kimisi çok uç geliyor bize, kimi tekrar tekrar sorgulamamıza sebep oluyor... İçinde barındırdıkları hikâyelerle sanat, tek satın alınabilir hayal gücü. Koleksiyoner olmanın verdiği hazzı bu durum açıklıyor sanırım, eser almak sadece bir objeye sahip olmak değil aynı zamanda yaşanmışlığı ve hikâyeleri de eserin beraberinde getiriyor.